8 Kasım 2014

Simgesel Şehir: Berlin - 4

Berlin, simgesel bir şehir.
Sadece Avrupa'yı hem simgesel hem fiziksel olarak ikiye bölen ünlü "duvar"a sahip olması nedeniyle değil, bir çok anlamda. Yine de "duvar" bol çimento, demir ve metafor dolgusuyla önemli bir etken.
9 Kasım 2014, duvarın yıkılışının 25. yıl dönümü. Önce bir şehri, sonra bir kıtayı, nihayetinde dünyayı birbirinden ayrı koyan duvar 25 yıl önce yıkıldı.
Berlin'e gitmeden önce duvar hakkında yüzeysel bilgim vardı, oraya gidince gördüklerim ve okuduklarım duvar ve her iki yanında yaşananlar hakkında biraz daha bilgilenmemi sağladı. Öncelikle, yaygın inanışın aksine duvar, sadece Batı Berlin ile Doğu Berlin'i ikiye bölmüyor, aslında Batı Berlin'i çevreleyerek aslında Doğu Almanya sınırları içindeki çok uluslu alanı dış dünyaya kapatıyordu.

Sovyetler kontrolündeki Doğu Almanya'dan batıya göçü durdurmak için Doğu Almanya hükümeti önce Batı Berlin ile Doğu Berlin arasındaki geçişleri kontrol altına almaya başladı, bunun yeterli olmadığını düşündüğü noktada, neredeyse "bir gecede" aldığı kararla Batı Berlin'i çevreleyecek bir "duvar" inşa etmeye başladı. Bu karar, şehirde yaşayan insanlar için bir dönüm noktası oluşturdu. (her iki yakada yaşayanların diğer yakada akrabaları, işyerleri olduğunu ve bir gecede sevdiklerinden, iş-güçlerinden ayrı düştüklerini düşünün... Öyle ki, bir gecede, arka kapısı Batı Berlin sınırlarına açıldığı gerekçesiyle evlerin kapıları, pencereleri taş duvarlarla örülen binaları düşünün... Ve kaçış hikâyelerini... Evinin balkonundan "diğer taraf"a başarıyla atlayabilenleri, yer altından kazılan tünellerle Batı'ya kaçabilenleri... Bunun yanında silahlarla "korunan" no man's land'i aşmayı başaramayan ve vurularak öldürülenleri...)
(burada Olga Segler için küçük bir parantez açmakta yarar var. Olga Segler, 80 yaşında, evi Batı Berlin sınırını oluşturan Bernauer Strasse üzerinde. Kızı ise batı tarafında yaşıyor, bu nedenle birbirlerinden ayrı düşüyorlar. Olga, başına geleceklerinin farkında, 6 hafta kadar arka cephesindeki pencere ve kapıları tuğla ve tahtalarla örülü evinin içinde direniyor. 24 Eylül sabahı, Doğu Berlin polisi mahalledeki tüm evleri boşaltmaya başlıyor. Artık son çarelerin uygulanması gerektiğini düşünmüş olacak, Olga Segler de evinin penceresinden Batı Berlin itfaiyesinin tuttuğu kurtarma halatlarının üzerine atlamak istiyor fakat kalbi ve düşerken aldığı yaralar buna izin vermiyor. Kaçma girişiminin ertesi günü hastanede ölüyor. Olga'nın ölümünün anısı, Bernauer Strasse üzerindeki açık hava müzesinde, atladığı yerde, herkesin aklında yer etmek üzere kaldırıma işleniyor.)

Duvarla ilgili bir çok detay var elbette. Kendi bakış açımdan bazılarını burada hatırlamakta yarar görüyorum. Yine yaygın bilginin aksine, "duvar" tek bir "duvar"dan oluşmuyordu. Her iki yakada da birer "duvar inşa edilmiş, iki duvar arasında kalan alandaki tüm binalar, yollar, metro istasyonları ve şehrin en önemli simgesel binalarından Brandenburg Kapısı da dahil bir çok bina bu "iki duvar" arasında, terkedilmiş bir "no man's land" oluşturmuş. Bir gece önce kullanılan bir metro durağı, artık iki taraf arasında yer üstünde inşa edilen duvar nedeniyle kapatılıyor ve yıllarca kullanılmamak üzere terkediliyor, çok acayip bir durum.
Bugün duvarın küçük bir bölümü, hem 2. Dünya Savaşı'nın yıkıcılığını hem de sonrasındaki bölünmüşlüğü ve yaşananları anımsatmak amacıyla Berlin'de korunuyor. East Side Gallery, bu anlamda duvarın ayakta kalan en uzun (1.3km) kalıntılarını görmek için önemli bir yer. (Çünkü 1989'da duvarın halk tarafından aşılması ve yıkım sürecinin başlaması, duvar parçalarının dünyanın her köşesine dağılmasına neden olmuş.) Bernauer Strasse'deki kalıntılar da yine yaşananların anısına bir açık hava müzesi oluşturuyor.
2. Dünya Savaşı'nın acıları üzerinden henüz 15 yıl geçmemişken Berlin'de yaşayanların yaşamlarının nasıl yeniden sarsıldığını görmek üzücü ve düşündürücü bir deneyim. 
İki duvar arasında, gözetleme kulesi, Bernauer.
Duvarın aralığından "no man's land"e bakmak, Bernauer.
Şu anda duvar rengârenk grafitilerle süslenmiş (!) Bernauer.

Tabii ki duvarın üzerinde duvar... East Side Gallery




19 Ekim 2014

Simgesel şehir: Berlin - 3

Büyük ihtimalle Berlin sokaklarında en fazla karşı karşıya geleceğiniz kişi Ampelmännchen, yani Trafik Işığı Adamı.

Doğu Almanya'nın sevilen trafik ışığı karakteri iki Almanya'nın birleşmesi sonrasında Doğu'dakilerin yoğun Ostalji kampanyası (Doğu Almanya nostaljisi) sonucunda Berlin'in çoğunluğunda yerini koruyor. Şehirde Ampelmann'lar hem bisiklet yollarında hem de yaya geçitlerinde Doğu'nun hatırasını yaşatarak direnmeye devam ediyor.  Böylece Ampelmann şehirde ayrı yeri olan bir turistik karaktere dönüşmüş durumda. Hediyelik eşyalarını şehrin farklı köşelerindeki Ampelmann mağazalarında görebilirsiniz.


16 Ekim 2014

Simgesel şehir: Berlin - 2

Berlin değişik bir şehir.

Tam olarak tarif edemediğim bir dinginliği var. Daha ilk andan itibaren bu tarif edilemeyen dinginlik insanın kafasına takılıyor. Bu dinginliğin nedeni sokakların daha az kalabalık olmasından ya da araçların trafikte korna çalmamasından falan kaynaklanmıyor. Benim buna bulabildiğim tek makul açıklama "acelesiz" insanlar...

Kurfürstenstrasse 2 numaradaki evimizin çevresi de bu dinginlikten fazlasıyla nasibini almış. Sokağın her iki yanındaki apartmanların yüksek tavanlarından sarkan (fluorasan olmayan) aydınlatmaların altında, çocuklar-adamlar-kadınlar odalarına çekilmiş...
Evin hemen yanında bir park, parkın yanında da (eski bir demiryolunu aşarak ulaşılan) bir orman var. Bu iki oluşumun hemen yanında da içinde yaklaşık 20'ye yakın plaj voleybolu sahasının yer aldığı bir spor alanı var. Bu alan gece 12'ye kadar açık ve o saatte de dolu, insanlar voleybol oynuyor. Parkta, koşanlar, bisiklete binenler, oturup muhabbet edenler...
İçinden demiryolu geçen orman - 1 
İçinden demiryolu geçen orman - 2
 Berlin'in bir çok yerinde, aşağıdaki gibi masa tenisi masaları var. Bunlar taş ve metalden yapılma, son derece sağlam masalar. Yıpranma olasılıkları, bilinçli bir şekilde zarar verme niyetiniz olmadıkça düşük.
 Sabahın 7'sinde plaj voleybolu sahası boş, gece, ışıklandırılmış halini içindeki onlarca voleybol oynayan insanla görmek epey etkileyici. Yine de benim aklım böyle bir tesisi algılamakta güçlük çekiyor. 20'den fazla plaj voleybolu kortu, gece ışıklandırması ve o kalabalık...
 Parkların bir çoğunda çocuklar için eğlenceli yapılar var. Hepsi de ahşap malzeme kullanılarak yapılmış. Doğanın içinde, yine doğal malzemelerle kurulmuş bu oyun alanını da algılamakta güçlük çekiyorum.
Yaşadığım şehirdeki günlük endişeler ile burada yaşayanların günlük endişelerini kıyaslama çabasına girişiyorum kısa bir an için, vazgeçiyorum. Benzer bir imkânın yaşadığım şehirde, yürüme mesafesinde olduğunu hayal etmiyorum bile... Kurfurstenstrasse sakinlerinin ne kadar şanslı olduklarının farkında olmadığı fikriyle eğleniyorum.

Evin çevresinde gördüklerim, şehrin genelindeki yaşantı ve göreceklerimle ilgili küçük ama etkili bir fikir oluşturuyor kafamda...

7 Ekim 2014

Simgesel şehir: Berlin - 1

Eylül ayında yaklaşık 10 gün boyunca Berlin'de kaldım. Uzun zamandır, daha önce hiç görmediğim bir şehirde bulunmamıştım. Berlin bu anlamda güzel bir başlangıç oldu.Yaklaşık 4 yıldır genellikle maraton koşmak odaklı yurtdışı ziyaretlerim Cuma günü şehre varış, Pazar koşu, Salı dönüş rutini dışına çıkamamıştı. Bu defa tamamen gezmek-görmek amaçlı bir seyahat planı yaptım. Epeydir burada bir şeyler paylaşmadım. Bilinçli bir karardı, fakat Berlin, bende tekrar yazmak ve paylaşmak isteği uyandırdı. Bu nedenle kaç bölüm olduğunu şimdiden tahmin edemediğim yazılara bir şekilde  başlamak istedim.


Öncelikle, burada "gidilmesi-görülmesi gereken" diye başlayan cümleler olmayacak, çünkü Berlin'deki 10 günde bu tür bir beklentiyle orada bulunmadım. Başka yerlerde "görülmeli" denen yerlerin bir kısmını elbette gezdim fakat bunlar ne aradığınız ve ne bulmak istediğinizle ilgili kalıplar o nedenle ben bu şekilde adlandırmamayı tercih ettim.

Nerede kaldım ? (Nerede kalınır sorusuna bir cevap da içeriyor)
Berlin'deki 10 günü bir otel odasında yaşayarak geçirmek istemedim. O nedenle şehir merkezi ve toplu taşımaya çok uzak olmayan bir mahallede bir ev kiraladık Büşra'yla birlikte. (Berlin, toplu taşıma ağının oldukça yaygın ve tıkır tıkır işlediği bir şehir, merkeze (Mitte) yakınlık konusunda da epey fazla çözüm var.
Kurfüstenstrasse ve yakındaki 2 U-bahn durağı
Kaldığımız mahalle şahane bir sakinlikteydi ve hemen yanında biri küçük diğeri büyük iki park-orman vardı. Sabah koşuları için inanılmaz güzellikte bir doğaya yaklaşık 30 saniye yürüyüş sonrasında varabilmek herhalde çok az bir kimseye nasip oluyordur. Ama Kurfürstenstrasse sakinleri bu ayrıcalığa sahipler. (İlerleyen bölümlerde park-ormandan bahsedeceğim.) Biz de 10 gün boyunca bu ayrıcalıktan faydalandır (kırmızı noktalı yer bizim ev).
Kurfürstenstrasse 2
Kurfürstenstrasse 2

2 farklı U hattına 4-5 dakika yürüme mesafesindeki evin girişi, neredeyse tüm evlerin olduğu gibi, bir avluya açılıyor. Avludan da kendi dairenize geçebiliyorsunuz. Ev, tamamen "Ikea evimizin herşeyi" modelinde döşenmiş. Tam kapasite bir mutfakla desteklenmiş (buzdolabı, fırın, ocak, kettle, kahve makinası, ekmek kızartma makinası ve her türlü yeme-içme aktivitesi için farklı alet-edevat-kap-kacak ve bardaklar -şarap bardakları, kahve bardakları, bira bardakları-). Tesis olunca, biz de yerel takılmaya ve özellikle kahvaltıları evde yapmaya gayret ettik, hem ekonomik hem de lezzetli olduğunu söyleyebilirim.

Uçaktan indikten sonra kısa bir otobüs-U-bahn yolculuğuyla Kurfüstenstrasse 2 numaradaki evimize ulaştık, fakat eve girmemiz biraz James Bond hikâyesi gibi oldu. Kapıyı çaldığımda kimse cevap vermedi, ben de rezervasyon yaptığımız booking.com üyesini telefonla aradım ve kapıda kaldığımızı söyledim. Karşımdaki adam kısa sürede birini yönlendireceğini söylemesine rağmen bir süre kapıda bekledik. 10-15 dakika sonra bir SMS geldi. SMS'de, sola dönmem, 50 metre ilerdeki ağacın altındaki posta kutusuna bağlı kilitli kutuyu bularak şifreyi 1260 olarak girmem gerektiği yazıyordu. Biraz garipsesem de yönergelere harfi harfine uydum. Posta kutusuna bağlı kutuda kalacağımız evin anahtarı vardı.

Berlin'deki ilk gün ilginç başladı.

Sola dön, 50 metre ilerideki ağacın altındaki posta kutusu






Kutunun şifresi 1260 :)

26 Şubat 2014

2 yılda 4.000 km

Düşününce garip geliyor ama aslında değil. 
2 yılda her hafta ortalama 4 gün kar, yağmur, güneş, (çok ateş harici) hastalık demeden koşmuşum. Dün farkettim. 
Neden, nasıl vs soranlar oluyor (nedenlerden biri burada). Bir süre sonra bu hayatın bir parçası haline geliyor. Aslında insan çoğunlukla alışkanlıkların bir fonksiyonu olarak yaşıyor. Sanırım amaç, temel alışkanlıkları farklı alışkanlıklarla kırmak ve bozmak.

20 Şubat 2014

Bazen...

Bazen bir çerçevenin duvarda kalan izidir sadece hatırlanması gereken.

Bir hayat koşarak değişir mi?

6 yıl önce "spor yaparak bağış toplamak" amacıyla 5 arkadaşımla birlikte Adım Adım Oluşumu'nu kurduğumuzda bugünleri hayal etmiştik. Geçen zaman içinde de yukarıdaki sorumuzun cevabın bulduk:
Evet, koşarak bir başkasının hayatına dokunmak mümkün.
Adım Adım ne yapıyor?
Adım Adım, 2007 yılından beri spor aracılığıyla ihtiyaç sahibiSTK'lara kaynak yaratıyor. Benim gibi 1.700 amatör sprorcu son 6 yılda 4.7 milyon TL bağışı sadece spor aracılığıyla ihtiyaç sahibi 26.000 kişiye ulaştırdı. Tüm bunlar 34.000 bireysel ve kurumsal bağışçının katkıları olmadan gerçekleşemezdi elbette.
Yaklaşık 10 yıldır uzun mesafe koşu sporuyla ilgileniyorum. Her sene en az bir yarı maraton bir maraton yarışına katılıyorum. Sıcak, soğuk, yağmur, kar, çamur, her türlü hava şartlarında hazırlandığım yarışlarda kendim için iyi bir şey yaparken hiç tanımadığım insanlara faydamın dokunduğunu bilerek koşmak bana ayrı bir güç veriyor. (326 günlük antrenman maceramın çok hızlı bir haline buradan ulaşabilirsiniz :)
Bu yıl 2 Mart'ta Antalya'da (21.1km) ve sonrasında 16 Mart'ta Barselona'da (42.2km) katılacağım uzun mesafe koşu yarışlarına hazırlanıyorum. Antalya'da Adım Adım koşucularıyla birlikteKoruncuk Vakfı için koşuyorum ve bağış topluyorum. Hedefim Koruncuk Vakfı korumasında olan 5 yaşındaki Melda ve 10 yaşındaki Yağmur'un bir yıllık eğitim ve sağlık masrafı olan 5.600 TL bağışı toplamak ve bu iki kardeşimizin 1 yıllık ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlamak.
Koruncuk ne yapıyor?
Koruncuk, ailesi olmayan veya terk edilmiş, kişisel varlığı tehdit altında olan, ihmal veya istismara uğramış, kötü alışkanlıklara karşı savunmasız bırakılmış çocuklar için ”çocuk köyleri” kuruyor ve onlara güvenli bir yaşam alanı sağlıyor.
Siz ne yapabilirsiniz?
Bireysel ya da kurumsal olarak yapacağınız bağışlarla bana destek olabilir, Melda ve Yağmur'un 1 yıllık eğitim ve sağlık giderlerinin sağlanmasına katkıda bulunabilirsiniz. Bağışın miktarı herkes için farklılık gösterebilir elbette ama önemli olan bir şekilde katkıda bulunmak.
Ayrıca mesajımın çevrenizdekilere ulaşmasını sağlayarak Koruncuk himayesindeki çocuklar hakkında başkalarının da bilgi sahibi olmasını sağlayabilirsiniz.
Nasıl?
Bağışınızı Koruncuk Vakfı'nın aşağıda yer alan banka hesap numaralarına yapabilirsiniz. Bağışlar, doğrudan vakıf hesaplarına aktarılmaktadır. Takip edebilmem için açıklama kısmını aşağıdaki şekilde doldurabilirsiniz. Proje hakkında detaylı bilgi ihtiyacınız için buraya bakabilirsiniz.
İlginiz ve desteğiniz için şimdiden teşekkür ederim.
Sevgiler,
Cem Uçan
Havale/EFT için:
Alıcı: Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı
Banka: Akbank – Gayrettepe Şubesi, Şube Kodu: 287
Hesap No: 192700
IBAN: TR48 0004 6002 8788 8000 1927 00
Açıklama: AA/CUCAN/Adınız Soyadınız
Tek Seferlik Kredi Kartı ile Bağış:
Açıklama: AA/CUCAN/Adınız Soyadınız

5 Aralık 2013

Geçmişi hatırlamak!

18 Ağustos 2011'de bunu yazmışım. Geçmişi hatırlamak zaman zaman iyidir.

Dünya daha da karanlık bir yer olmaya başlıyor

Gitgide daha karanlıklaşıyor dünya, doğru bildiklerinizi unutmaya hazır olun, en derinlere gizlediğinizi düşündüğünüz hırslarınızın, korkularınızın serbest kalacağı günler yakın. Şimdiden hazırlanın, yavaş yavaş bir başkası olmaya...
Artık bilinçdışınızla yaptığınız anlaşmanın sonuna geldiniz.
Hell- Hieronymous Bosch

3 Aralık 2013

Us and Them

Bazen insanın aklına saçma şeyler geliyor.
Genelde insanın aklına saçma şeyler geliyor.
Daha doğrusu genelde insanın aklı saçma şeylere takılıyor.
Bu da onlardan biri:

Pink Floyd'un Us and Them şarkısını bilenler dikkat etmiştir, David Gilmour'un söylediği sözlerin son kelimeleri bir delay efektiyle tekrar edilir. Şarkının son bölümünde "with, without..." diye başlayan sözlerde delay efekti "with" için kullanılırken "without" için kullanılmaz ve son "t" harfi vurgunun tüm ağırlığını taşır. Bunun şarkı içinde belirli bir düzeni var mıdır bilmiyorum ama merak ettiğim konu şu:
Bunu bilerek mi yapmışlardır?

Dediğim gibi, bazen insanın aklına saçma şeyler geliyor.

29 Kasım 2013

Orada kimse var mı?

Bu sesi duyan var mı?
Hâlâ burayı takip eden var mı?
Merak ettim sadece.

10 Ocak 2013

Ses yok!

Başka seslerin peşindeki sessizlik sürüyor.
Ses yok!

16 Nisan 2012

Kısa bir maraton hikâyesi

15 Nisan pazar günü Rotterdam Maratonu'na katıldım.
Yarış öncesi
7 aydır düzenli antrenman yapıyorum. İş hayatının, uyku zamanı hariç, günümün yarısından fazlasına yayıldığı bir dönemde, çoğunlukla uyku ve sevdiklerimle vakit geçirme zamanından fedakarlık yaparak haftada 4 gün antrenman yaptım (tam 95 saat etmiş yarışı da dahil edince). Hedefim Londra Maratonu'ydu fakat bu yıl da kurada şans benden yana değildi. Ben de tam doğum günümde Rotterdam Maratonu için kayıt yaptırdım.
Yaklaşık 8 yıldır uzun mesafe koşu antrenmanları yapıyorum.
İlk defa bu yarış için kendimi çok kastırmadan, süreçten keyif alarak bir hazırlık dönemi geçirdim. Her şey yolunda gidiyor derken mart sonunda dizimde bir sorun oluştu. Doktor, "seni koştururuz, herhalde" dediğinde hem sevindim hem de biraz işkillendim, sondaki "herhalde" işin bir garantisi olmadığını gösteriyordu.




Bardağın her zaman boş kısmını görebilen bir insan olarak tabii ki endişeleniyordum, bu endişenin bir işe yaramadığını da bilmeme rağmen... Sonuçta yarış günü çıkacak ya koşacak ya da koşamayacaktım.
Rotterdam...
Daha iyi bir hayat olasılığının varlığından elbette haberdarım, bilindik turist yanılgılarının da farkındayım, fakat -bardağın boş tarafından bakan birisi olarak- huzursuzluk verici bir umutsuzluk hissettim. Bisiklet yolları, toplu taşıma organizasyonu, trafik düzeni, insanlar... Neyse, belki de hepsi turist yanılgısı...








Yarış
Rotterdam nüfusu 1 mn civarı, kozmopolit bir şehir, genç nüfus çoğunlukta ve müslüman bir belediye başkanı tarafından yönetiliyor.
Nüfusun genç olduğu, yarış boyunca yolun sağında ve solunda dizilmiş, ellerinde pankartlar (çoğunda destek mesajları, isimler vs yer alıyor) 6-7 derecede 5 saat boyunca dikilen teyze ve amcalardan belli oluyor. Bazılarını yarışın farklı noktalarında defalarca görüyorum, bizi takip edebiliyorlar çünkü trafik kapalı ama bisiklet yolları açık!
Yarış benim için tedirgin başlıyor, normal hızımın altında başlıyorum, dizimin durumu ya yarışı bırakmama yol açacak ya da yol boyunca acı çektirecek... Bir süre sonra, az önce bahsettiğim kalabalık ve neredeyse her 5 km'de bir yerleşmiş müzik yapan gruplar dikkatimi dışarı döndürmeyi başarıyor. Dizimin ağrısını unuttuğum noktada yarışı bitirebileceğimi farkediyorum.




5-10-15-20-25-30-35 km'ler boyunca dizimdeki sıkıntı varlığını hatırlatıyor. 22. km'den sonra artık geri saymaya başlıyorum: 20 km kaldı, 19 km kaldı... Çünkü 30. km'de olduğunu düşünmek yerine geride kalan mesafeye odaklanmanın bana daha iyi geldiğini fark ediyorum. 35. km'de yarışı en iyi derecemle bitirebileceğimi düşünerek biraz yavaşlıyorum, bunda sakat olan sol dizime yüklenmemek için ağırlığımı verdiğim sağ dizimin isyanının da rolü var elbette (bir yandan da kendime kızıyorum, "maraton herhangi bir şeyi garantilediğini düşünebileceğin bir süreç değil, her an her şey olabilir".) Kulağımda hayatım boyunca bana eşlik eden Pink Floyd, Marillion, Counting Crows, Rush, Sting (The Police), EST, Elbow gibi gruplar da bana destek oluyorlar, bir kez daha...
37-38. km'lerde biraz enerji ihtiyacım var, çünkü 40'tan sonra, son iki km'yi gülümseyerek koşmak istiyorum :) Yardımıma "you run we banana" yazılı kartonlar taşıyan ve tahmin edileceği gibi muz dağıtan bir gönüllü ekip yetişiyor. Muzu büyük bir mutlulukla tüketiyorum, köşe başında küçük çocuklar bu kez portakal dilimleri uzatıyorlar, onlara da bir beşlik çakıp portakalı da bitiriyorum, son iki km'ye hazırım.
Son iki sorunsuz geçiyor... Yarış başında bizi uğurlayan kalabalık aynen duruyor (4 saattir bekliyorlar). Hemen önümde yol boyunca sürekli alkışlarla, enerji içecekleriyle desteklenen genç bir kadın koşucu var, babası ya da bir yakını son 3-4 km boyunca onun yanında koşarak moral veriyor, yarışı bitirmesi için psikolojik destek sağlıyor. Varış noktasını alkışlarla geçiyorum. Kendi en iyi zamanımı koşuyorum, buraya gelirken yaşadığım süreç yeterince tatmin ediciydi bu da onun yan ödülü oluyor. Organizasyon saat gibi işliyor, ilk adımda madalyamı boynuma geçiriyorlar, bir görevli kadın koşuculara gül hediye ediyor, üçüncü adımda orta yaşın üzerinde amca ve teyzeler rüzgârdan etkilenmeyelim diye sırtımıza beyaz muşambalar geçiriyorlar...




Sonrası...
Maraton sırasında yaşananları, insanın aklına gelenleri kâğıda dökmek çok kolay değil, ortaya tutarlı bir metin çıkarmak da mümkün değil zaten. Bu sürecin içinde olmak, fiziksel ve zihinsel hazırlığı, yolculuğu, yarışı ve sonrasıyla kendiniz hakkında bir çok şeyi yeniden keşfebileceğiniz değerli bir tecrübe sunuyor. Dünden kalan ufak tefek ağrı ve sızılar o anki düşüncelerimi ve duygularımı canlı tutmama yardım ediyorlar...
Şu anda önümde bir gün daha dinlenme zamanı var, sonrasında yeniden ev, iş, ev, iş...





13 Nisan 2012

Orada kimse var mı

Son 6 ayın özeti aşağıda. Bakalım ne olacak.

Bu arada evet, uzun bir süre sonra ses vermek istedim. Merhaba dünya!



7 Eylül 2011

Sessizlik

Bir süre, belirsiz bir süre, başka seslerle buluşmak amacıyla sessizlik...
Ses yok!

27 Ağustos 2011

Koku mu ses mi?

"Koku"nun en temel duyu olduğu söylenir. Proust'ta, Suskind'de (ve diğer bir çok yazarda) insana dair, derinlerdeki dürtü ve duyguları harekete geçiren arkaik bir olgu olarak karakterler koku duyusuyla kendi hikâyeleri içinde yüzleşirler.
Kendi tecrübem biraz farklı (insanın kendisi hep farklıdır zaten (!)). "Ses", kendimi tanımaya çalışmak, geçmişimle olan bağları gözden geçirmek ve bu bağları anlayabilmek adına her zaman daha güçlü bir kaynak oldu benim için. "Ses" derken de ağırlıklı olarak müzik sonrasında da diğer düşünebileceğiniz tüm sesler geliyor.
En son 26 yıl önce dinlemiş olduğum bir şarkı beni 12 yaşıma, o zamanki dünyaya kısa sürede ulaştırabiliyor. Tabii ki o dünyanın ne kadarı "şu anki ben"in bir yaratımı bilemiyorum. Bildiğim tek şey o seslerin "şu anki ben"i bir şekilde dönüştürdüğü.
Bu durumu anne karnında diğer duyu organlarının aksine sesin, daha doğmamış insan yavrusu üzerindeki etkisiyle (oldukça yüzeysel ve sezgisel bir biçimde) açıkamak mümkün olabilir.
Bu konuda biraz araştırmak ve okumakta yarar var.

25 Ağustos 2011

Şaka

Geçmişimde, bugünümde hayatımda olan, eğer istersem her şeyi yapabileceğime dair mesnetsiz inancın bende yeşermesi için tohumlarını atanlar, hepinize sözüm: şaka mısınız?

//proje365 hakkında bilgi için...//

20 Ağustos 2011

"Hepimiz aynı gemideyiz"

Savaş, "vatan-millet"i de içeren her türlü aidiyet, ikiyüzlülük, hırs, yalan... Liste uzar gider ve sonrasında birileri çıkıp şöyle der: "hepimiz aynı gemideyiz."
Hangi gemide olduğumuz belli değil mi?


//proje365 hakkında bilgi için...//

19 Ağustos 2011

Anneannem

Sabah koşusunda gördüğüm, evinin önündeki begonvilleri kırk beş dakika boyunca sıkılmadan, dikkatlice sulayan bembeyaz saçlı yaşlı kadının anneannem olduğuna yemin edebilirdim.
Oksijen eksikliği mi yoksa başka bir şeyin etkisi mi bilmiyorum.



18 Ağustos 2011

Dünya daha da karanlık bir yer olmaya başlıyor

Gitgide daha karanlıklaşıyor dünya, doğru bildiklerinizi unutmaya hazır olun, en derinlere gizlediğinizi düşündüğünüz hırslarınızın, korkularınızın serbest kalacağı günler yakın. Şimdiden hazırlanın, yavaş yavaş bir başkası olmaya...
Artık bilinçdışınızla yaptığınız anlaşmanın sonuna geldiniz.


//proje365 hakkında bilgi için...//

14 Ağustos 2011

Tatil dönüşü

Tatilin rehaveti ve tatlı yorgunluğu, yemek boyunca içilen kırmızı şarabın da etkisiyle, kahveler geldiğinde bir sessizliğe neden olmuştu. Bu sessizlikte ertesi gün çıkılacak dönüş yolunun bir payı var mıydı bilinmez, fakat iki gece önce yine aynı masada, aynı insanlar, kısa bir süreliğine geride bıraktıkları "gerçek" hayatlarına geri döndüklerinde asla yerine getiremeyecekleri "önemli" kararlar almakla meşguldüler.
Belki de sessizliğin nedeni sadece buydu.