21 Ocak 2011

Gençlerle, edebiyat ve yazmak üzerine...

Bugün, geçen yıl olduğu gibi, Üsküdar Amerikan Lisesi lise hazırlık sınıfı öğrencilerinin konuğu oldum. İki yıldır ocak ayında edebiyat, yazmak, okumak, yaratıcı yazarlık üzerine konuşmak için bir araya geliyoruz.

Genellikle edebiyat ya da yazmak söz konusu olduğunda çoğu yetişkinde olduğu gibi gençlerde de yazmak eylemini yüceltme eğilimi var. Hadi tam olarak yüceltme denemese de yazmayı "ulaşılamaz" bir yere koyduklarını, onu olduğundan daha büyülü, tılsımlı bir kavram olarak gördüklerini düşünüyorum. Bunun en çarpıcı sonucu ise şu cümlede kendini gösteriyor "ben yazamam!" Benim yaptığım konuşma da tam olarak bunun aksine olan inancımı yansıtıyor, ana mesaj genellikle "herkes yazabilir" üzerine odaklanıyor: "Yeter ki yazmaktan keyif alın ve bunun için çalışmaya 'hemen' başlayın. Aksi takdirde 'bir gün yazacağım...' cümleleri sonundaki üç nokta gibi sonuçsuzluğa mahkum oluyor."

Yaratıcı olduğumu nasıl anlarım?
Değişik bakış açılarına sahip insanlarla konuşmak her zaman keyif verici ve şaşırtıcı. Nasıl olmasın ki? Şöyle bir soruyla insan her zaman karşılaşmıyor: "Ben yaratıcı olup olmadığımı nasıl anlayabilirim?" ya da "Madem her okuma aslında metni zihnimizde yeniden yazmaktır, bize testlerde 'yazar aslında burada ne anlatmak istiyor' diye sormalarını nasıl yorumluyorsunuz?" Diğer yanda, şöyle bir yorumu da her gün duyma şansınız yok: "Ben doğuştan yaratıcı olmadığımı düşünüyordum. Evet, söylediklerinizi bir deneyeceğim."

Sorulara ve yorumlara, salondaki edebiyat/türkçe öğretmenlerini kızdırmadan cevap vermeye çalışsam da bunu pek başaramamış olabilirim. Neyse ki konuşma sonrasında onlarla da sohbet etme şansımız oldu. Edebiyatı, müfredatın dayattığı "yazar, kullandığı temalar ve eserleri" kıskacından kurtarma yolları hakkında fikir alışverişinde bulunduk. Bunun büyük ihtimalle hiç kazanamayacağımız bir mücadele olduğunu bildiğimiz halde birbirimize yüreklendirici cümleler söyledik...

Hiçbir zaman kendimi ilham veren birisi olarak görmedim, bu tür toplantılarda ilgiyi sürekli ayakta tutmayı başarabilecek kadar iyi bir konuşmacı da değilim. Hele kendi öğrencilik günlerimde (sevdiğim ya da sevmediğim) herhangi bir şeyi mecbur olduğum için yapıyor olmanın bana verdiği sıkıntıyı düşündüğümde, gençler karşısında biraz da gergin olduğumu hissettim. Yine de, kalabalığın arasında yakaladığım bir iki meraklı bakış, bu keyifli günün benim için daha da iyi geçmesini sağlamaya yetti.

Belki de bu tür buluşmaları daha sık yapmak lazım. Kim bilir!

12 Ocak 2011

Yurtdışına açılım...

Kabul ediyorum, çok sık güncelleme yapan bir blog yazarı değilim. En azından niyet ettiğimden daha az yazdığımı söyleyebilirim. Arada sırada ziyaret edenler bilir, www.cemucan.com adresimdeki kişisel web sitemi kapatmış ve aynı adresi blog adresine yönlendirmiştim. 2010 Aralık ayının ortasına kadar işler gayet güzel ilerliyordu, takipçi sayımı 700'e çıkarma hedefim vardı (!).

Aralık ayı içinde, google'ın bazı IP'leri birdenbire Türkiye içinden erişilemez hale geldi. Tabii blogspot blog yazarları da bundan nasibini aldı. Çok sık güncelleme yapmayan bir yazar olarak da ben, bu durumun farkında olmadan, bir süre sadece yurtdışındaki ziyaretçilerin karşısındaymışım. Bir nevi yurtdışına açılım benimkisi... Bilseydim başka türlü davranır mıyıdım, o da ayrı bir mesele tabii ama genelde yurtdışına açılım iyidir. Neyse...

Sonuç, haftada bir yasaklanan IP adreslerinin değişmesi nedeniyle güvenilir bir hizmet almak mümkün değil. O nedenle www.cemucan.com adresini bir süre iptal ettim. Yani blog yazılarına cemucan.blogspot.com adresinden erişmek mümkün. Bu yıl, daha sık görüşmektir dileğim.

4 Ocak 2011

yeni yıl açılımları

İnsan, ister istemez, saçma olduğunu bilse de, yeni yıl düşüncelerine dalıyor (en azından benim için böyle bu). Bir bakıyorum bazı kararlar almışım, o kararları illa yılın son gününde almam gerekiyormuş gibi... İşin garip kısmı, iki gündür bazılarını uyguluyorum da. Garip! Nereye kadar gideceğini merak ediyorum doğrusu.
Size de (en azından zaman zaman) aynı şey oluyor mu? (Dikkat, belirsiz kitlelere seslenen blog yazarının sesidir!)

Bu arada: 7pf2p Konseri 6 Ocak gecesi Babylon'da! Gelenlerle görüşmek üzere.

30 Aralık 2010

Herkese tüm sevdikleriyle birlikte, mutlu, huzurlu ve sağlıklı zamanlar...

Evet, bu da bir yeni yıl kutlaması özünde. Yeni yıl dediğimiz şey, insanın kurduğu, aslında döngüsel doğa olaylarının sonucu olan bir sınıflandırma. Neyse, ağır konular hakkında yazmadığımı bu blogun sadık takipçileri biliyorlar.
Şu anki "ben"i en iyi ifade eden bir yıl sonu görseliyle...
Bu arada yeni yılın ilk konseri 6 Ocak gecesi Babylon'da... Gelenlerle görüşmek üzere.

16 Aralık 2010

7 Pink Floydlar ve 2 Prenses'ten yeni ses...

Evet, yine bir konser duyurum var. 24 Aralık Cuma gecesi Bronx-Pi Sahne'deyiz. Sahne saatimiz 23:00 civarları olur diye tahmin ediyorum. Gelenlerle orada görüşürüz.

Neyse... Bu yazının ana amacı bu duyuruyu yapmak değil. Belki bilenler vardır, 7pf2p olarak provalarımızı Çağlayan'daki stüdyomuzda yapıyoruz (daha önce bu sayfalarda (sayfa?) sırrımızı açıklamıştım, takipçiler hatırlayacaktır). Her yerde "Çağlayan'daki stüdyo..." falan diyoruz ama tabii stüdyo deyince akla ne geliyor bilmiyorum. Bu nedenle son provada bir iki fotoğraf çekeyim dedim.

İşte bizim stüdyo dediğimiz ve haftanın iki günü kendimizi kapattığımız yer, fotoğraftaki gibi bir yer çoğunlukla (Aslında çoğunlukla görüntüdekinden daha dağınık ve kirli). Kışları soğuk mu soğuk yazları ılık ve sıcak, duvarları çakma izolasyon malzemeleri ve 25 yıl önce odamın duvarlarında görmeye alıştığım posterleri taşıyan bir yer (her gelişimizde gürültüyle kaldırıp indirdiğimiz, kirli demir kepenkleri olan bir Çağlayan dükkânı ). Bundan bize ne diyenler olabilir. Doğrudur. Ben sadece bunları söylemek/yazmak istedim.
çeşitli afacanlıktaki grup insanları, yeni bir şarkının peşinde.
bu da, abimin Anlatya'dayken aldığı sonra da bana bıraktığı davul seti

15 Aralık 2010

Notos'ta soru-cevap: koşmak, yazmak, müzik...


Koşmak, yazmak ve müzik üzerine...
Evet farkındayım, biraz reklam kokan hareketler bunlar fakat yeni mecranın gücünden her blog yazarı gibi ben de yararlanmak isterim.

Şaka bir yana, Başlangıç Noktasına Geri Dön! çıktığından beri hakkında çıkan tek tük inceleme/değerlendirme yazılarından biri geçtiğimiz sayıda Notos tarafından yayımlandı. Aynı sayıda birkaç küçük soru-cevaptan oluşan röportaj da vardı. Biraz biçimsiz de olsa tarayıp buraya koydum. Orijinal hali için bknz. Notos'un bir önceki sayısı.












Aynı sayıda Behçet Çelik de Başlangıç Noktasına Geri Dön! hakkında yazmış. Bu da ilginç bir tesadüf olmalı, çünkü ilk kitabım Bambaşka Hayatlar hakkındaki ilk yazıyı da (dolayısıyla herhangi bir kitabım hakkındaki ilk yazı oluyor bu) Virgül dergisinde Behçet Çelik yazmıştı.


14 Aralık 2010

"Bu aralar nelerle uğraşıyorsun?" diye soranlara şöyle bir cevabım var...

İşte bu şekilde hayat...
Benzer haller içinde olanlar var mı?

10 Aralık 2010

altZine, Grizine, Futuristika!, Muhteviyat = fmag: içerik platformu...

2 aydır, Grizine'in yaşgünü kutlamaları çerçevesinde başlıkta adı geçen 4 dijital yayıncı bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. (fmag adı altında bir "içerik platformu" oluşturmuştuk, sadık takipçiler anımsayacaktır.) Amacımız, yayıncı olarak herbirimizin yaptığı işlerin yanında kollektif olarak/birleşik akılla neler yapabileceğimizin sınırlarını zorlamaktı.


f: Ulaş Olkun
Önce atölyeler yaptık. Her yayın, kendi kurguladığı yapıdaki atölyede interaktif/kollektif üretim arayışları peşine düştü (resimler, videolar ve ortaya çıkan işler bir süre sonra yayımlanacak, haberdar edeceğim). Daha sonra, 7 Aralık akşamı, bianet, birdirbir-express, muhteviyat, futuristika!, grizine ve Özgür Uçkan'la birlikte altZine'i temsilen benim de katıldığım bir açık oturum yaptık: "elalemin diline düşeceğine internet'e düş!" başlıklı açık oturumda dijital yayıncılık üzerine bir sürü laf ettik (Fotolar burada). Gecenin sonunda, bu tür eylemleri sık sık tekrarlama kararı aldık, iyi niyetlerle ayrıldık. (Internet üzerinden canlı yayımlanan açık oturumun kayıtları da bir süre sonra yayımlanacak.)

f: Ulaş Olkun 
Kendi adıma, bu eylemlerin faydasına inanmakla birlikte, bu tür oluşumların hem sayı olarak artması hem de nitelik olarak gelişme göstermesi ve desteklenmesi gerektiğini düşündüm süreç boyunca. Şişkin egoların etrafta olmadığı zamanlarda da ortaya yartıcı/farklı/keyifli işlerin çıkabileceğini göstermesi adına umut verici bir vaka oldu bu deneyim. (Grizine'in özverili çalışmaları için Papatya ve Saliha'ya ve diğer herkese teşekkürler.)

3 Aralık 2010

e.s.t.

bazen lafa gerek kalmıyor. esbjörn svensson'un öldüğü haberini aldığım günü anımsıyorum.

insan merak etmeden duramıyor, hele cevabını asla öğrenemeyeceğim bir soru olunca: müziklerinde başka nerelere uğrayacaklardı acaba? 

şu anda da Leucocyte albümünden "Leucocyte: IV. Ad Infinitum" çalıyor...

27 Kasım 2010

sahil... fırtına ve sekteye uğrayan spor yaşantısı

Bugün, haftalık (!) spor  ihtiyacını gidermek üzere Caddebostan sahile koşmaya indim.
Sahilde rüzgâra karşı koşmaya gayret ederken, dalgalardan kurtulmaya çalışan, dalgaların şiddetiyle yarılan asfalt koşu parkurunda açılan çukurların üzerinden atlayarak kendini korumaya çalışan bir avuç insana rastladım. Bu tür bir manzarayla geçen yıl da karşılaşmıştım, o zaman fotoğraf çekememiştim, bugüne kısmetmiş. İş/hayat temposunda zaten sekteye uğrayan spor/antrenman programına hava durumu da muhalefet etmiş oldu. Kısa, yorucu ve ıslak bir koşunun ardından eksik bir huzur duygusuyla eve geri döndüm.

Bu arada, tüm bu sporsuzluğa  rağmen (formsuzluğa, kondüsyonsuzluğa, antrenmansızlığa, hamlığa rağmen diye de okunmalı), haftaya Kurabiye Macera Yarışı'na sevgili Gökben Utkun'la (aka Gülben Abla) kurduğumuz "Kaygısızlar" adlı takımla katılacağız. Bisiklet, koşu yanında, ip geçişi, kano, haritayla yön bulma vb gibi daha önce hiçbir tercübem olmayan konuları da içeren bu yarışta neler olacağını gerçekten merak ediyorum.
Oradaki maceralarımızı ayrı bir blog yazısı olarak yazacağım. Şimdilik bu kadar sanırım! (bu da sonraki yazılarla ilgili beklenti yaratma taktiği: kurnaz blogcunun rehberi: 1 buçuk!)

21 Kasım 2010

altKitap Öykü Ödülü Duyurusudur

altKitap son 4 yıldır bir öykü ödülü düzenliyor, bilenler vardır mutlaka. altKitap'ın mütevazı duruşu nedeniyle belki de çok gündeme gelmedi bu ödül, fakat bazı şeylerin bilinmesinde yarar var (madem burada kitlelere sesleniyorum, kendime vazife çıkardım tatilin son günlerinde). altKitap'ın editörlüğünü yaptığım için gereksiz bir alçakgönüllülüğe de gerek yok sanırım, sadece sonuçlardan bahsetmek yeterli olacaktır zaten:
Son 4 yılda 500'ün üzerinde öykü, ödül için yarıştı. Zaman zaman Seçici Kurul sıralama yapmakta zorlandı. 
İlk yılın birincilik ödülü sahibi Feryal Tilmaç bildiğiniz gibi daha sonra Sait Faik Öykü Ödülü'nü de kazandı. 
İkinci ve dördüncü yılın birincileri (sırasıyla) Aylin Sökmen ve Hakan Tağmaç, ilk öykü kitaplarını yayımladılar. 
Üçüncü yılın birincisi Hande Ortaç Aksoy'un öykü kitabı ise hazırlık aşamasında. Dolayısıyla altKitap ve öykü ödülünün yaptığı/yapmaya çalıştığı şeyi bir kez daha vurgulamak lazım. Yazmak, yazdıklarını paylaşmak isteyenler için önemli bir platform altKitap. (Bir yerlerde birileri iyi bir şeyler yapıyor.) 
Bu yıl, biraz gecikmeyle de olsa 2010 altKitap öykü ödülü duyurusu yapıldı. Başvuruda bulunmak isteyenler için ödül şartnamesi burada. Geçmiş yıllarda yayımlanan öykü ödülü kitaplarına altKitap'tan ulaşabilirsiniz.
Öykü yazarlarına, yazar adaylarına duyurulur.

13 Kasım 2010

kurnaz blogcunun rehberi - 1

Bir başka bayram tatili ve yine İstanbul'dayım. Okunacak kitapların listesi hazır, koşarak ya da bisikletle katedilecek kilometreler hesaplandı, avare tatil günleriyle ilgili planlar yapıldı. Bakalım ne kadarını gerçekleşetireceğim bu defa.
Neyse bu blog yazısının amacı bunlardan bahsetmek değil. Hemen sadede geleyim:
2009 yılında altKitap'ta yayımlanan k a r e adlı öykü/illüstrasyon kitabını blogu takip eden bir avuç sadık okur/takipçi/ziyaretçi zaten biliyordur diye tahmin ediyorum. k a r e, sadece elektronik ortamda yayımlanan, kısa öykülerden oluşan bir kitap. Her öykü için, yanda da gördüğünüz taddaki illüstrasyonları Tuğçe Tosun çizdi. Barış Kıran kitabın genel tasarımını yaptı.
Ben de sağda solda gördüğüm tecrübeli blogculardan öğrendiğim bir numarayı burada affınıza sığınarak çekmek istedim: Evet, sosyal ağları reklama ve pazarlamaya alet ediyorum. Bunu açık ve seçik olarak yapıyorum.

İşte benim "kurnaz blogcunun rehberi -1" adlı yazım burada sona eriyor.
Herkese iyi tatiller.

11 Kasım 2010

mikro blog yazısı

web sayfasına elveda, blog'a tekrar merhaba... artık www.cemucan.com da buraya geliyor. (yedi yüz takipçiye az kaldı :)

8 Kasım 2010

fmag: içerik platformunda altZine Düş'lem atölyesi

Cumartesi günü fmag: içerik platformu atölyelerinin ikincisi altZine'indi. (fmag nedir vs için bakınız www.grizine.com/fmag)

Heyecanla hazırladığımız etkileşimli metin oluşturma çalışmalarını 3 ana kategoride gerçekleştirdik. 3 saat süren atölye sonunda (henüz metinleri okuma şansımız olmasa da) keyifli bir deneyim yaşadığımızı düşünüyorum. En azından ben eğlendim ve yaptığımız konuşmalardan çok şey öğrendim. Son dönemde, altZine yazarlarıyla  yaptığımız "yazar buluşması"ndan sonra bu atölyede de yazarlarla bir araya gelmek  keyifliydi.

Merak edenler için: eylemlerimiz sürecektir efendim. Bu nedenle, fmag: içerik platformunu takip ediniz! Sırada futuristika ve GriZine atölyeleri var. Sonrasında ise... bakalım, hep beraber göreceğiz.
altZine düş'lem atölyesinde Diyalogcular iş başında
Tasvirci ekip derin tartışmalar içinde
Çatır çatır çet de yapıldı.
kanıtı da burada: bu bir çettir.


diyalogcular yakaladı, tasvirciler kesti, kurgucular pişirdi.

konudan bağımsız bir şahıs: ben.

5 Kasım 2010

... bu arada konser var!

Evet, harala gürele de konser haberini atladım. Bu akşam İstanbul'da, Hayal Kahvesi Bistro'da "7 Pink Floydlar ve 2 Prenses" konseri var. Sahne saati 22:00. Bizden sonra da "Meat the Beetles" çıkacak. Güzel bir gece olacağa benziyor.
Yeni mekân, yeni şans!
Gelenlerle görüşmek üzere.

1 Kasım 2010

ve ülkemiz e-kitap gerçeğini keşfetti!

Evet, kendi çapımda ironi yapıyorum.
Evet, kendi çapımda isyan ediyorum.
Neden mi?

Efendim, gün geçmiyor ki ülkemizde bir e-kitap haberi çıkmasın:
- 2010 yılı e-kitap için bir dönüm noktası oldu!
- Ülkemizde ilk defa e-kitaplar satılmaya ve satın alınmaya başladı.
- Flaş flaş flaş, eserini sadece e-kitap olarak yayımlayan yazar!

El insaf!

Meselem bu yazıları yazanların şahsıyla değil elbette, yanlış anlaşılmasın. Meselem zihniyetle!

Bir kere, altKitap on yılı aşan bir süredir e-kitap yayımlıyor. Bilmeyenler için adresi burada: www.altkitap.com.

İkincisi, altKitap'ta sadece e-kitap biçiminde ve kurulduğu yıldan bu yana ücretsiz olarak sunulan e-kitaplar yer alıyor.

"Internet=beleş=kalitesiz" ya da "yayıncı bulamayanların tek adresi altKitap" diye düşünenler için (yoktur böyle şahıs, ama öznemiz insan her an her şey olabilir) yazarlar kısmına kısaca bir göz atınız. Başka da bir şey diyemeyeceğim.

Burada (psikolojik sınır olan) yedi yüz takipçiye ulaşmaya çalışan bir blog yazarı olarak kendimi herhangi bir şahıs ya da kurumla polemiğe girmemek için zor tutuyorum, ama bazı şeyleri daha kibarca söylemenin de bir yolunu bulamıyorum: Sayın bilirkişiler, her şeye muktedir şahsiyetler, basın bülteni yazıcıları, muhabir kardeşlerim, genel yayın yönetmenlerim... Bir şey yazmadan önce düşünelim. Bir şey illa ticari olduğu zaman değer kazanmaz (keşfedilmez olarak da okunabilir isteyen için), bunu da unutmayalım.

İroniyle başlayan, didaktik biçimde sonlanan bu blog yazısı aracılığıyla tüm altKitap yazar ve okurlarını da saygıyla selamlamayı borç bilirim.

26 Ekim 2010

sahne halleri -2

Galiba sahne halleri ikinci defa blogda yer alıyor.

Geçen çarşamba BronxPi Sahne'de 7pf2p konseri vardı. Blogu takip eden kalabalık kitlenin dikkatinden kaçmamıştır :) Gelemeyenler için kısaca bahsetmek gerekirse konser beklediğimden iyi geçti. Hafta ortası olmasına karşın enerjik ve kalabalık bir dinleyici vardı, eksik olmasınlar.

Mesele bu değil elbette. Bizim tarafta bazı endişeler vardı. 7 Pink Floydlar'ın genç üyesi Taha'yı (bak hâlâ gençsin Tahamastik) doktora için ABD'ye yolladıktan sonra 6pf2p olarak vereceğimiz ilk konserdi. Taha'nın gitarlarının önemli bir kısmını Tolga, kalanı Barış yüklenmişti. Vokal tarafında da özellikle Dark Side Of The Moon'da benim söylediğim şarkılar vardı. Nil İpek'in artık İzmir'de yaşıyor oluşu, konser günü doğrudan sound-check'e yetişmesi, beraber hiç prova yapma şansımızın olmayışı vs vs...

Tabii hepsi biraz bahane. "Sonuçta sahneye çıkıyorsun, bir şekilde çalıyorsun..." diyor insan kendi kendine, ama öyle de olmuyor. Bir yandan da oldukça yoğun geçen üç haftanın sonunda konseri nasıl tamamlayacağını da düşünüp duruyor. Çelişkili haller yani.

Neyse, bu da mesele değil. Esas mesele sahneye her zamanki gibi gruptan beş dakika kadar önce çıkıp yerimi aldığımda, her şeyin yine garip bir şekilde yok olup gitmesinde. Ne yorgunluk, ne iş yerinde ertesi sabah 8'de beni bekleyen sorunlar ne de yukarıda az önce bahsettiğim bahaneler. Sonrasında çalmaya başladığımızda (Shine On'la başladık bu konsere) bambaşka bir alem, bir öyküyü bitirme (ama gerçekten bitirme) anında kendimi içinde bulabileceği türden bir alem.

Gerçekten garip haller bu sahne halleri.

19 Ekim 2010

Sayın Hayri Gemici'den gelen blog yorumudur... (yorumsuzdur)

"Başlangıç Noktasına Geri Dön!" Ağustos ayında Doğan Kitap'tan çıkmıştı, blogu takip eden sevgili okurlardan hatırlayanlar olacaktır. Okurlar arasında, kitabın girişinde bir önsöz olduğunu da hatırlayanlar olacaktır. İşte, o önsözün yazarı Sayın Hayri Gemici'nin dünkü blog yazıma gönderdiği yorumu yorumsuz olarak aşağıda bulabilirsiniz.

"Sevgili Cem Bey,

Bu yazdığınız blog yazısı da (her ne demekse, blog yazısı... Hazır parantez açmışken şunu da söylemeden geçemeyeceğim,ciddiyeti olan bir sanatçı olduğunuzu açıklıkla gösteren internet sitenizi kapatıp yerine daha az ciddiyetsiz olan -yanlış anlamayın sizin şahsınıza demiyorum ciddiyetsiz diye, genel olarak bloglarla ilgili konuşuyorum- blog sayfası açmış olmanızı yadırgamış bulunuyorum)yeni ilginçliklerinizden sanırım (cümlenin başı bir yerde sonu bir yerde oldu ama, söz konusu bir bloga yazmak olunca daha az dikkat ediyor insan).

Kitaplarınızı daha önce hiç okumamış birisine hem de önsöz yazmak hakkında en ufak bir fikri bile olmayan birisine, yani bana, kitabınıza önsöz yazdırdığınızı düşününce, evet siz gariplikleri ve garip oyunları ile okurların gönlünde (okur olduktan sonra kaç tane olduğu fark eder mi azizim? -samimiyetimin kusuruna bakmayın- Sizi takip eden kişilere, 5 kişi bile olsa, haksızlık yapmış olmuyor musunuz? Şahsen ben sizin önsöz yazarınız olarak alındığımı söyleyebilirim) taht kurmuş olan ve kuracak bir şahsiyetsiniz.

Şunu söylemeden bitirmek istemiyorum, sizi eleştirir gibi konuştuğuma bakmayın sakın (eleştirdiğim noktaları inkar ediyor değilim o ayrı mesele). Yeniliklere açık bir okurum, bunu en iyi siz biliyorsunuz.Bu küçük yazı da yeniliklerinizi kabul edebildiğimin bir göstergesi.

Son olarak, blog sayfanızın başarılı bir şekilde devam etmesini ve size yeni okurlar kazandırmasını diliyorum...

Saygılarımla,
Hayri Gemici"

18 Ekim 2010

sırlar perdesine dönen blog...

Hafta sonu şöyle bir baktım son blog yazılarına. Şunun sırrı, bunun sırrı, işi iyice gizeme vermişim. Bu da yaptığım yanlışlardan biri! Dikkat etmek lazım. Hele etrafta iyi blog yazımıyla ilgili bir sürü yazı varken... Evet, bir sürü yardımsever blog kişisi, nasıl iyi blog yazılır, nasıl kitleler sürüklenir gibi öğütler veriyorlar. Her şey iyi, güzel hoş da, bir allahın kulu da iyi blog okuru nasıl olunur ondan bahsetmiyor. Yani herkes mükemmel blogları yazsın, yayımlasın, ama ortada iyi blog okurunun kim olduğu konusunda net bir açıklama olmasın! Bence olmaz.

Bence iyi bir blog okuru öncelikle okuduğu blog kişisini takip eder, bunu blog kişisine bildiren gerekli eylemleri yapar, gerekli yerlere tıklar (bu arada psikolojik sınır olan -yazıyla yedi yüz, sayıyla 700- takipçiden çok uzaktayım, bakınız bir önceki blog yazısı. Meraklısı için açkıklayayım, takipçi sayım 5'tir, an itibariyle). İyi blog okuru daha sonra da takip ettiği blog kişisiyle bir nevi diyaloga girer (tabii tam anlamıyla diyalog olarak tanımlanmayabilir bu ilişki), yani yazdıklarına ilgili-ilgisiz bir yorum yazar. Son olarak da takip ettiği blog kişisini kendi dahil olduğu sosyal ağlarda tavsiye eder ("şöyle şahane böyle şahane yazıları var bu kişinin" der ya da kısaca, herhangi bir yorum yapmadan üzerinde "paylaş" gibi kelimeler yazan linklere basma eylemini gerçekleştirir.

İşte, aslında kısa vadede benim "iyi blog okuru"ndan beklentim budur.