22 Haziran 2011

Sarı çizmeler

Sokağın ortasındaki sarı çizme...
Sahibini mi bekliyordur umutsuzca?
Artık bir işe yaramadığı için mi sokağın ortasında durmaktadır?
Kim sarı çizmesini bir sokağın ortasında bırakıp gider umursamaz tavrını dünyaya kanıtlamak istercesine?
Nasıl bir insan sarı, kesik, terkedilmiş tek bir çizmeden medet umar, hikâyesinin nesnesi olması için?






//proje365 hakkında bilgi için...//

21 Haziran 2011

Zaman gösterecek

"Zaman gösterecek," dedi. "Çalışmalarınızın sonucunu zaman gösterecek."
Aslında zaman hiçbir şeyi göstermeyecek. Sadece sonuçları görebilmek için geriye dönmeye ihtiyaç var, geriye dönmek de ileride olmayı gerektirir.
Sanırım mesele bundan ibaret, yoksa zamanın bir şeyi göstereceği yok.


//proje365 hakkında bilgi için...//

20 Haziran 2011

Ciddiyetsiz

Umutsuz ve yorgun başlanan bir günün farklı bitmesini beklemek yaşamın kurgusuna ters düşer. Düşüncelerimin hızı yerine parmaklarımın hızının izlerini taşıyan bir metin olacak bu, metin denebilirse. Herhangi bir örüntü taşımayacak, herhangi bir gönderme de...
Yatakta yazılan her metnin ortak kaderini taşıyacak, ciddiyetsiz!


//proje365 hakkında bilgi için...//

19 Haziran 2011

Ajanda

Ajanda kullanabilen insanlardan değilim, bir türlü de olamadım. Denedim, ama olmadı. İlk günler özenlidir insan, günü gününe, uzun ve düzgün cümlelerle yazar. Daha sonra boşluklar girer araya! Ne olmuştur o günlerde de sayfalar boş kalmaya başlamıştır, yaşam o kadar yoğun mudur, ajandaya iki cümle yazılamayacak kadar! Cümlenin sonuna soru işareti konmaz, çünkü cevap bellidir. Boşluklar tembelliğin işaretidir, insanlığın kaderidir.
Ajanda kullanabilen insanlardan değilim, olamadım bir türlü.


//proje365 hakkında bilgi için...//

18 Haziran 2011

Kendini tanımak

Aslında bir bok bilmez insan, kendini tanıdığını sanır. "Hangi etkilere ne tür tepkiler veririm?" Bu sorunun cevaplarını belirli gözlemler sonucu eder, birikmiş hesaplar arasından bir çıkarıma varır, bir sonraki muharebede kullanmak üzere dersimizi çıkarırız. Sonuç! Sonuç, kendimizi tanıdığımızı düşündükçe aslında "bir bok bilmediğimiz" fikrine daha da yaklaşmış olmamızdır.
Kendimi tanıyorum diyen kişinin yanından sessizce uzaklaşırım.


//proje365 hakkında bilgi için...//

17 Haziran 2011

Özür dilerim

"Özür dilerim," diyordu, "özür dilerim."
Başka bir kelime çıkmıyordu adamın ağzından. Kimse bir anlam verememişti, önceki gün öğle saatinden beri bir değişiklik yoktu. "Özür dilerim," diyordu, başka bir kelime çıkmamıştı adamın ağzından. Kimse bir anlam verememişti, oysa geçmişe dönük değildi sözleri. Bir çoğu, nedenini ertesi gün gazetelerini okudukları zaman anlayacaktı.


//proje365 hakkında bilgi için...//

16 Haziran 2011

Gecikmiş

Gecikmiş bir merhaba, gecikmiş bir karşılaşma, gecikmiş bir çaba, gecikmiş bir "seni seviyorum", gecikmiş bir veda, gecikmiş bir teselli, gecikmiş bir özür, gecikmiş bir yazı...


//proje365 hakkında bilgi için...//

15 Haziran 2011

Çelişki

Çalışma masasının başına oturmamak için bir neden daha bulmuştu: Büyük ihtimalle kimsenin ilgisini çekmeyecek hikâyeler yazma isteği anlamsız bir çaba değil miydi zaten!


//proje365 hakkında bilgi için...//

14 Haziran 2011

Kafamın içindeki

Dünya korkutucu bir yer.
Eğer sokakta, iş yerinde, alışveriş merkezinde gördüğüm insanların kafasından, benim onlar hakkında düşündüklerimin birazı bile geçiyorsa, bu dünya korkutucu bir yer demektir, hem de çok.


//proje365 hakkında bilgi için...//

13 Haziran 2011

Yokuş (Armağan Sönmez'e sevgiler)

"Yokuş yukarı tüm yollar.
Sorun dolu tüm insanlar,
'İnsanlık bu mu' diye,
Dolup dolup boşalırlar.

Birahaneler, meyhaneler dolu,
Yok mu bunun yolu."

Sahnedeki adama bardaki kalabalığın bağıra bağıra eşlik ettiği şarkı aslında onları anlatıyordu bir bakıma.


//proje365 hakkında bilgi için...//

12 Haziran 2011

Seçimler

Bir dönemeçte olduğunu hissediyordu, bir karar vermeliydi.
Hayatında almış olduğu kararları düşündü. Karar vermenin, bir seçim yapmanın aslında ne kadar kısıtlayıcı bir şey olduğunu... Geride bırakılan onlarca seçeneğin varlığıyla yaşamı sürdürmenin zorluğunu...
Önüne konan tüm şeçeneklerin, kelimenin gerçek anlamıyla "önüne konan şeçenekler" olduğunu düşündü. En son ne zaman kendi seçeneklerini yaratmıştı, en azından bunu aklına getirmişti? Hep başkalarının ona sundukları arasından seçimler yapmıştı ve bunu da özgürlük olarak sunmuşlardı ona. Çaresiz ve güçsüz hissetti.
Bir dönemeçte olduğunu hissediyordu, bir karar vermeliydi. Yeni bir şey denemeye hazır olmadığını düşündü, elini şişeye uzattı. Bu öğlen de kola içecekti.


//proje365 hakkında bilgi için...//

11 Haziran 2011

Kendini kandırmak

"Dünyadaki en faydalı insan özelliği nedir" gibi saçma bir soruyla karşılaşmak isterim her zaman! Cevabı bende hazır bulunan pek az sorudan biridir bu. Terddütsüz yapıştırırım cevabı: kendini kandırmak.
Şanslı insanlara özgü bu özellik fazlasıyla değerlidir. Görüldüğü her yerde kutsanmalıdır.
Gerçekten!



//proje365 hakkında bilgi için...//

10 Haziran 2011

On iki

Bir yılda on iki ay vardır.
Bir düzine on iki adet şeyden oluşur.
Bir günü tam ortasından on iki saat ayırır.
On iki, kendisi de dahil altı farklı sayıya bölünebilen en küçük sayıdır.
Bir hedefi vurmak isteyenler onun peşindedir.

On iki, bir sorgu odasındaki yaşlı adama yöneltilen gecikmiş soruların sayısıdır.
Soru sayısının on iki olmasıysa garip bir tesadüftür.


//proje365 hakkında bilgi için...//

9 Haziran 2011

Yokoluş

Güneşin yakıcı sıcaklığında, sarı kumsalda, kalabalığın uzağında bir yerde uzanmış yatıyordum. Alnımda biriken tuz tanelerini ovuşturup gözlerimin önünden yavaşça süzülüşlerini seyrediyordum. Denize girmekle biraz daha mayışma düşünceleri arasında tembel bir uyuşukluk içindeydim. O anda vardığım karar neydi bilmiyorum, doğrulmak için dirseğimi sıcak kuma dayadığımda uyuşukluğun etkisiyle midir nedir, bu sıcaklığa ne kadar uzun süre dayanabileceğim konusunda senle bir iddiaya tutuştuğumuzu hayal ettim, saymaya başladım.
Altmışa geldiğimde dirseğimin varolduğuna dair herhangi bir hisse sahip değildim, doksan sekizde şu anda sana ne kadar saçma gibi görünse de varoluşsal bir sorgulamanın sonucu besbelli, kolumu dirseğime kadar kumun derinliklerine sokma isteğine karşı koyamadığımı farkettim. Sıcak kum tanecikleri elimin varlığına herhangi bir direnç göstermiyordu, ben de bu durumdan hoşnut ilerlemeyi sürdürdüm. Yüz elli dörtte bir başka fikir geldi aklıma; önce sol ayağımı, sonra sağ ayağımı sıcak kumun içine iyice yerleştirmek... Etraftaki kimse varlığımdan haberdar değildi, güneş, olması gerektiği gibi bu yaz gününü deniz kenarındaki kalabalık için keyifli hale getirmek için parıldıyordu. İki yüz on üçte, ayaklarım ve kollarım kumun içinde, gövdemin diğer kısımları köprü pozisyonunda dışarıdaydı. Bir ter damlası alnımdan burnuma doğru kaydı, kaydı, kaydı... bir süre bekledikten sonra tıp diye sıcak kumların üzerine düştü ve anında buharlaştı. İşte, ne zaman diye sorarsan, aslında tam o anda ben de yokolabileceğimi düşündüm. Zaten içinde bulunduğum durumda uzun süre kalmam mümkün değildi. O sırada uzakta bir küçük kız çocuğu annesine sesini duyurmaya çalışıyordu: anne... anne... anne... anne... Ayaklarımdan güç alıp kumların içine balıklama daldığım zaman küçük kız çocuğu henüz annesinin dikkatini çekememişti.
İşte benim yokoluş hikâyem aşağı yukarı bu şekilde gerçekleşti.


//proje365 hakkında bilgi için...//

"Yüzeysel" için...

Sevgili Aslı Can Kortan, proje365 kapsamında "Yüzeysel" için üşenmemiş iPhone üzerinde bir çizim yapmış ve yollamış. Çok teşekkürler Aslı.
Siz de metin, resim, fotoğraf ve kelime önerilerinizle katkıda bulunmak isterseniz cucan@cemucan.com adresini kullanabilirsiniz.

8 Haziran 2011

Yüzeysel

Yüzeye yakın olmayı severim, derinlik ilgimi çekmez. Yüzey göreceli değildir, oysa derin bir başkasını referans gösterir, kendi başına yoktur değeri. Hele de sertse bir yüzey, kaya gibi, kafamı dayayıp ileriye bakarım, derinlerde kaybolmaktansa...
Yüzeyde olmak hep iyi hissettirir, güvenli.


//proje365 hakkında bilgi için...//

7 Haziran 2011

Hande Ortaç'ın ilk öykü kitabı çıktı

Şu anda Hande'nin ilk kitabının sürpriz kutlamasından bildiriyorum. "Kankurutan" artık kitapçılarda... Okuyalım, okutalım.
Tekrar tebrikler Hande.






Bilinç

Neden-sonuç ilişkileri çerçevesinde anlamlandırabildiğimiz dünyamızda bireyin toplumsal bir yaşam sürdürebilmesinin yegâne koşuludur. Varlığımızın doğasına aykırı dahi olsa toplumun refahı adına törpülediğimiz her şeyimizden geriye kalandır. Bir çok yöremizde bu olgu övülür, ona sahip olmayanlar kınanır ve imece usulüyle toplumsal yaşamdan dışlanır. Basit bir ifadeyle, kural budur.

Yaşam Ansiklopedisi c.I (asla basılamadı)


//proje365 hakkında bilgi için...//

6 Haziran 2011

Yosun

Telefon çaldığı sırada ekranda cevaplanmayı bekleyen onlarca mesaja, yapması gereken işleri anımsatmak için koyu renkli harflerle belirgin hale getirilmiş cümlelere bakıyordu. Telefondaki ses toplantıya çağırıyordu.
On beş yıl önce olmak istediği insan ile şu anda dönüştüğü insan arasında hiçbir fark yoktu, diğer insanların aksine. Sadece, o zaman yanlış bir hayalin peşinden koşmuştu ve şu anda da bunu sürdürmek dışında bir seçeneği olmadığını biliyordu. Tabii ki tüm bunları bugün bilebiliyordu. Her zamanki gibi derin bir nefes aldı, çekmecesini açtı ve böyle zamanlar için orada sakladığı kurumuş yosun parçasının kokusunu içine çekti.
Artık toplantıya hazırdı.


//proje365 hakkında bilgi için...//

5 Haziran 2011

Çevir sesi

Tuşlarının ışıltısına takılıyor gözlerim. Avcumun içindeki, pek de teknolojinin son ürünü gibi görünmeyen cihaza bakıyorum. Kulağıma götürüyorum. Çevir sesini bekliyorum. Bir türlü gelmiyor, olmuyor. Tuşlara gelişigüzel basıyorum. Yok! Olmuyor, seni arayamıyorum. Çevir sesinin yokluğunda seni arayamıyorum.
İşte, sordun ya, bütün mesele de aslında bundan ibarettir.

//proje365 hakkında bilgi için...//

4 Haziran 2011

Uyumak

"İnsan hayatında tutarlı olarak yapılan, ortalama yaşam süresinin yaklaşık üçte birlik bölümünü kapsayan yegane faydalı eylemdir. Faydalıdır, çünkü genellikle rüyalar uyurken görülür. Ben rüyaları hiçbir şeye değişmem, şahane şeylerdir. Rüya, hayatın anlamını arayan insanın yüzünde yüksek frekansta bir sesle patlayan şamardır. Anlam arayışı içindeki zihnin aslında ne kadar kısıtlı bir kapasiteye sahip olduğunu gösterir. Burada "zihin"le kastedilen "bilinç"tir. Bilincin akışkan olanı tercih edilir. Bana soracak olursanız, rüyalar iyidir, dolayısıyla uyumak da en az rüyalar kadar şahanedir."
Evet, böyle diyordu berberdeki adam, yanındaki çırağa.


//proje365 hakkında bilgi için...//

3 Haziran 2011

Sıkıldık

Koca bir boşluk değil aslında bugün.
Bir çok şey yapılacak, bir o kadarı yapılamayacak, üzülünecek, sevinilecek. Her şeyin anlamsızlığına şaşırılmayacak, şaşırmıyoruz. Şaşırmaktan sıkıldık. Tutulmayan sözlerden, boşa giden vaatlerden, geç kalınan buluşmalardan, varılamayan hedeflerden, dile gelmeyen duygulardan, söylenemeyen sözcüklerden, söylenebilenlerden, görülemeyen gelecekten, görülebilen bugünden, kendimizden... sıkıldık!
"Koca bir boşluk değil aslında bugün."
Kendimize yalan söylemekten de sıkıldık!


//proje365 hakkında bilgi için...//

2 Haziran 2011

Ses

Metal borunun pürüzsüz yüzeyini avcunun içinde hissetti. Hiçbir şey düşünmüyordu o anda. Daha sonra o ânı hep böyle anımsayacaktı, "hiçbir şey düşünmüyordum o anda." Her şey de zaten o ânın içinde olmuştu. Kolun havaya kalkışı, olanca gücüyle aşağı indirilişi, metal borunun kafatasıyla buluştuğu anda çıkan ses, karşısında duran hiç tanımadığı adamın kırılan kafatasından çıkan ses, kafatasının çıkardığı ses, o ses... Yerdeki adamın kafatasından yüzeye yayılan kan, gitgide yavaşlayan kalp atışları ve kanın kalp atışlarını takip ederek yavaşlayan yayılışı.
Metal borunun kafatasıyla buluştuğu anda çıkan ses...


//proje365 hakkında bilgi için...//

1 Haziran 2011

Obur

"Artık o saçma öykülerinde benden bahsetmeni istemiyorum" dedi.
Terkedip giderken birlikte geçirdiğimiz on yılı yanında götürdüğü gibi hayallerimi de elimden almak istediğini düşündüm. Ne de olsa oburdu o, kelimenin her anlamıyla obur; sofrada, iş yerinde, yatakta, iyi günde ve kötü günde, hayatın her noktasında! Bunu ona söylemenin herhangi bir anlamı olmadığını düşündüğümden sustum, hata olduğunu bile bile susmanın.
Söyleyemedim.


//bu blog yazısı buraya havadan, bin bir çeşit alengirli işler sonucu ulaşmıştır.//

31 Mayıs 2011

Yalnız

Elindeki küçük kâğıt parçasına bir kez daha baktı: "yalnız değilsin!"


Yalnız olmadığını biliyordu, evet, ama bunun ona hiç tanımadığı biri tarafından, imzasız bir not olarak iletilmiş olmasına anlam veremiyordu. Bu kişi her kimse, onun yalnız olduğunu düşünüyordu besbelli, ona değer veren biriydi ve yalnız olmadığını bilmesini istemişti. Bir yerlerde onu düşünen birinin varlığı kendini iyi hissettirebilirdi, yazının bulunduğu kâğıt parçasını saklamak için masasının üzerindeki kitaba uzandı, rastgele bir sayfayı açıp kâğıdı kıvrılmayacak şekilde araya sıkıştırdı. Bir yerlerde onu düşünen birinin varlığı, bir olasılık dahi olsa hoşuna gitmişti. Gülümsedi.

//bu blog yazısı buraya havadan, bin bir çeşit alengirli işler sonucu ulaşmıştır.//

30 Mayıs 2011

yanlışlık

Bir süredir kendini hiç durmadan yazı yazmaya zorlayan adamın aklı, büyük bir yanlışlığın eşiğinde olduğunun farkına varabilecek kadar yerindeydi. O ana kadar yazmış olduğu tüm satırları tek bir hamlede sildi, basit! Bu durumu kayıt altına alması gerektiğini düşündü ve sayfanın başına küçük harflerle yanlışlık yazdı ve durdu.

//bu blog yazısı buraya havadan, bin bir çeşit alengirli işler sonucu ulaşmıştır.//

29 Mayıs 2011

Tembellik

...


//bu blog yazısı buraya havadan, bin bir çeşit alengirli işler sonucu ulaşmıştır.//

28 Mayıs 2011

Harfler

Garip şekilli harfleri, her birinin kendine has sesini, seslerin bir araya gelerek oluşturdukları kelimeleri ve her bir kelimenin taşıdığı anlamı düşündü. Her harf, ses, kelime ile dünayda varolmuş, varolan ve varolacak tüm anlamlar arasındaki ilişkiyi... Büyüdüğü zaman, tüm bunları ve dolayısıyla dünyadaki her şeyi anlamlandırabilme kudretine sahip bir insan olma ihtimalini düşündü. Çantası sırtında biraz daha ağırdı şimdi. İki sokak ileride çalan zille birlikte arkadaşlarının sesleri duyulmaz olmuştu. Yine geç kalmıştı.



//bu blog yazısı buraya havadan, bin bir çeşit alengirli işler sonucu ulaşmıştır.//

27 Mayıs 2011

Tesadüf

Önündeki bardağa bakıp duruyordu. Daha doğrusu bardağın ağzındaki parmak izini andıran siyahlığa... Bir süre önce şu anda oturduğu koltuğa yaslanıp, şimdi önünde boş duran karton bardaktan kahvesini küçük yudumlarla tüketen, daha önce hiç görmediği, hayal gücünün ürünü, siyah rujlu kadını düşündü... Leke, yuvarlak kıvrımıyla bir damgayı andırıyordu. Siyah ruj kullanan bir kadını sevebileceği fikrinin aklına gelmesinin tam olarak o âna denk düşmesi tesadüf değildi, fakat o, bunu bilmiyordu, henüz.


//bu blog yazısı buraya havadan, bin bir çeşit alengirli işler sonucu ulaşmıştır.//

26 Mayıs 2011

Pişmanlık

Aradan geçen on gün içinde yaptıklarını düşündü. İncir çekirdeğini doldurmayan işler için harcanan onca zaman ve emek... İncirin çekirdeğini düşündü, gerçek, tatlı, insanın yanaklarını kamaştıran incirin çekirdeğini. Tek bir incir çekirdeği... Geçen on gün boyunca yazılmayan satırları... Paragrafın başlığını işte tam o anda "pişmanlık" olarak değiştirdi.


//bu blog yazısı havadan, bin bir çeşit alengirli işlerle buraya ulaşmıştır.//

25 Mayıs 2011

Ölüm

"nasılsa bir gün öleceğim, neden ölümden korkayım ki, bunun için hiçbir sebep yok" dedi. Cümlesine başladığı anda bu sözlerin ona ait olmadığını anlamıştım. Uzun süredir dinlemediğim bir şarkının sadece üç cümleden oluşan sözleriydi bunlar. Bu sözleri yıllar sonra, tanımadığım bir ülkede, dilerini anlamadığım insanlarla dolu bu çılgın barda, az önce tanıştığım esmer kızın ağzından duymak daha da garip hissettirdi bana kendimi. O ise danseden kalabalığın içinde kaybolmadan önce durakladı, bakışlarıyla önündeki kalabalığı göstererek gülümsedi.
O gece, onu hayatımda ilk ve son kez gördüğüm gece olmuştu.


//bu blog yazısı havadan, bin bir çeşit alengirli işlerle buraya ulaşmıştır.//

24 Mayıs 2011

Muhafazakar

Basit bir fikir kırıntısının zaman içinde olgunlaşması, yeterince olgunlaşanların küçük de olsa somut bir fikre doğru evrilmesi, içlerinden bazılarının, yeteri kadar uzun bir süre geçtikten sonra bir inanca dönüşmesi, inancın sağladığı kendine has rahatlama duygusu, aynı rahatlama duygusunun altında yatan, inancın doğasına ait yapışkanlığın yarattığı huzursuzluk...
Kelimeleri kullanırken dikkat edilmesi gerektiğini bana varlığıyla her zaman anımsatır, muhafazakar! Muhafaza etmek, tutmak, bırakmamak...
Kendi muhafaza ettiklerim, etmek istediklerim ve edemediklerim...
Korkularım ve bir türlü vazgeçemediğim üç nokta muhafazakarlığı...


//bu blog yazısı havadan, bin bir çeşit alengirli işlerle buraya ulaşmıştır.//

23 Mayıs 2011

Duvar

Bazen, yıllar boyu kendi etrafımda yaratmış olduğum duvarın soğuk yüzeyine dokunmak yerine, bir başkasının, onu çevreleyen duvarın yüksekliği karşısındaki çaresizliğine üzülürken bulurum kendimi. Bir başkasının çaresizliğine karşı duyulan bu beklentisiz üzüntünün beni daha güçlü bir insana dönüştürdüğünü düşünmek hoşuma gider, sorunlarımdan uzaklaştığımı hissederim, geçici bir süre için dahi olsa. Tıpkı şu anda, bu düşünceleri yazıya döktüğüm noktada kendimi başka bir kişi olarak tasavvur ederken, bir başka kişiymişim gibi tasavvur ettiğim kendi durumum karşısında duyduğum üzüntü aracılığıyla, tasavvur eden "ben" olarak sorunlarımdan uzaklaşabildiğim gibi, geçici bir süre için dahi olsa.


//bu blog yazısı havadan, bin bir çeşit alengirli işlerle buraya ulaşmıştır.//

Proje365

Proje365, "havadan bloglama" adını verdiğim uydurma kavrama dayanarak geliştirdiğim projedir.
Proje365, geleneksel bilgisayar kapsamı dışındaki cihazlardan, mobil olarak ve günlük yapılan blog yazılarının bir arada bulunacağı deneysel bir çalışmadır. Sayısal olarak oluşturulmuş, harf, görüntü, ses vb içerik türlerinden oluşur.
Temel prensip şudur:
Her gün, bir kelimeden oluşan başlığın altında yukarıda belirtilen içerikler yer alır.
Kelime seçimleri tamamen rastlantısal olup, takipçi ve katılımcıların önerileri memnuniyetle değerlendirilir. Bunun için blogda yer alan yorum kısmını kullanmanız yeterli olacaktır.

Proje365 bugün itibariyle başlamıştır.


//bu blog yazısı havadan, bin bir çeşit alengirli işlerle buraya ulaşmıştır.//

22 Mayıs 2011

Havadan işler...

Eğer bu blog iletisini benim dışımdaki insanlar da görüntüleyebiliyorsa "havadan bloglama" adını vererek uyduruk bir isimlendirmeyle uygulamaya geçireceğim kablosuz-havadan (ya da adına ne derseniz deyin ama geleneksel anlamda bir bilgisayar kullanılmadan yapılan) yazı/çizi/dinleti projesine başlayabilirim demektir.

Başladım.


bu blog yazısı havadan, bin bir çeşit alengirli işlerle buraya ulaşmıştır.

Hayatta neler oluyordu o sırada...

Evet, bir süredir blog yazılarına ara verdim. Kendimce haklı nedenlerim vardı, bir yandan hayatım hakkına önemli kararlar alıyordum (nuri'yi öldürmek vs vs). Önemli kararlar almadığım zamanlarda da işe gitmek, 7pf2p prova ve konserleri, tiyatro vb aktiviteler vardı. Bunlara son zamanlarda ipad müziği eklendi. ipad'i bir müzik aleti olarak konumlamak ve sadece ipad ile yapılacak müzik hakkında kafa patlatıyorduk bir kaç arkadaşla beraber. Sanırım pek yakında da bu alandaki üretimler dinlenebilir hale gelecek, bakalım göreceğiz.
ipad müziği nedir diye soran takipçiler için kısa bir özet:
Bir çok özelliğinin yanında ipad, güçlü işlemcisi ve müziksever yazılımcılar sayesinde bir dijital sintizayzırın (synthesiser böyle yazılıyor sanırım) yapabileceği her şeyi yapabiliyor. Bu da şu anlama geliyor: taşınabilir bir cihazla normalde birden fazla cihazla yapabileceklerinizi tek bir cihazla (hem de küçük ve nispeten hesaplı bir cihazla) yapabiliyorsunuz. Sonuç olarak biz de bu yeni teknolojinin nimetlerinden yararlanmak için kolları sıvadık. Neler olacağını göreceğiz.
Tam olarak nedir bu nimetler derseniz aşağıda bir kaç fotoğrafta
bazı uygulamaları görebilirsiniz.


























6 Mayıs 2011

"uzun lafın kısası" için wordle

Yukarıdaki görsel cemucan.com adresinde kaydedilmiş yazılardan oluşturulmuş bir wordle seçmesi.
Wordle, bu tür kelime bulutları/kümeleri oluşturabileceğiniz web temelli bir uygulama. İsterseniz bir metin ekleyebilir, isterseniz bir web sitesinin adresini verebilir ve kendi wordle görüntünüzü oluşturabilirsiniz.
Eğlencelik sınıfında değerlendirilebilir. İlgilinen takipçiler için...

5 Mayıs 2011

nuri'yi öldürmek

Çok düşündüm.
Bir karara vardım: Nuri'yi öldüreceğim.
Sevenleri, takipçileri varsa herkesten özür diliyorum.
Bir süredir bu konuya kafa patlatıyordum (kafa patlatmak ne demekse, siz anladınız). Nuri'nin hayatta olmasının pek bir anlamı olmadığına karar verdim, kimsenin de umurunda değildi diye düşündüğümden kendi aldığım kararı kendimce pekiştirdim, ikna oldum.
Sonuç olarak sevenleri, artık Nuri'ye sadece gerçek hayatta ulaşabilecekler, kurmaca dünyadaki Nuri için ise yapacak bir şey kalmadı.
Bu bir itiraftır.
Saygılarımla

4 Mayıs 2011

Çeşitli duyurular...

Öncelikle burası bir duyuru panosu değil, farkındayım. Diğer yandan tüm internetin bir duyuru panosu olduğu varsayımından yola çıkarak, internet okurları da bu tip durumları yadırgamıyor sanırım.

Önümüzdeki haftalarda bir kaç etkinlik var, paylaşmak istedim:
- Kukla Festivali şehrimizde, detaylar burada. Bu etkinlikle hiçbir ilgim yoktur, şiddetle tavsiye etmek dışında.
- Benim de "müzikçi" kadrosunda görev aldığım "Karabahtlı Kardeşlerin Bitmeyen Şen Gösterisi" 7 Mayıs'ta Kumbaracı50'de. Kumbaracı50 burada. Oyun Cumartesi 20:30'da.
- Benim de davulcu kadrosunda görev aldığım 7 Pink Floydlar ve 2 Prenses Konseri 13 Mayıs gecesi Hayal Bistro'da. Konsere gelenler genelde davulcuyu göremezler, hatta bir arkadaşım bizim konserimizin arasında "grup iyi çalıyor değil mi?" diye bana sormuştu. "Davulda ben varım, bu grup bizim grup" dediğimde suratıma garip garip bakmıştı. Evet arkadaşım, bu da ispatı işte, ender bulunabilen davul-başı fotoğraflarından biri, internet deryasında kaydı bulunsun. (foto için Cihat'a teşekkürler)
1 Nisan 2011 Babylon, İstanbul

29 Nisan 2011

altKitap'ta acayip işler

altKitap'ta acayip işler oluyor...
- Öncelikle öykü ödülü sonuçlandı, sonuçlar burada.
- Bu hafta iki yeni e-kitap yayımlandı.
Özge Baykan'ın kitabının memleket semalarında bir benzeri var mı bilmiyorum. Caz meraklılarının (bence aslında merak sahibi herkesin) bir göz atmasında yarar var.
Duygu Güles'in metinleri Derya Erkenci'nin fotoğraflarıyla güzel bir kitap oldu.
- Çok yakında Veda-Öykü Seçkisi ve bir başka e-kitapla (belki birden fazla kim bilir) okurların karşısında olacak.
Sonrasında neler olacak sanırım hep beraber göreceğiz.

24 Nisan 2011

www.cemucan.com ve blogspot aynı yerde... yeniden

Yeniden blogspot'u www.cemucan.com'a yönlendirme çalışmasına giriştim. Bir sonraki mahkeme kararıyla sansürleme operasyonuna kadar idare eder sanırım.
Bakalım.

15 Nisan 2011

hello world

Bugün tam "acaba wordpress mi kursam yahu" diye içimden geçiriyordum ki blogspot'un çalışmaya başladığını farkettim.
Bu arada altKitap 2010 Öykü Ödülü sonuçları da açıklandı. Sonuçlar burada (bannera da tıklayıverin artık canım siz de, hem belki okumadığınız bir kitaba da rastlayabilirsiniz içeride, kim bilir?).
Daha sık görüşmek üzere.

4 Nisan 2011

Saçma ama gerçek...

Evet, bu iş gitgide daha da saçma olmaya başladı, ve evet, bu saçmalık, durumun gerçekliğini değiştirmiyor.
Blogspot'u memleket sınırları için yasaklayan zihniyet ve benim haricimde herkes sanırım bloglara ulaşabiliyor. Benim inadım ise sürüyor ve ne halde olduğunu göremediğim bloguma yazılar göndermeyi sürdürüyorum. Oysa yazacak çok şeyim var, tembellikten değil yani, bir nevi şevk kırılması yaşıyorum.
Hele bir açılsın şu blogspot, ne acayip şeyler yazacağım.
Samimiyim.

29 Mart 2011

kimse bana haber vermedi

Evet, aynen böyle.
Tamam, dünyadan o kadar da kopuk değilim, bir çok yerde blogspot'un açıldığı haberi yer alıyordu ama ben okuduğuma değil gördüğüme inandım bunca zaman. Gördüğüm de, buyrun, aşağıda:
Durum böyle olunca, ilgisiz, terkedilmiş izlenimi veren bir blog sahibi olarak bu noktada harekete geçmeye karar verdim.Tabii bu arada hâlâ şu risk de var, belki de blogspot açılmadı, belki de herkes benim gibi mahkeme tebliğini görüntülüyor.
Ey okur, ey takipçi, bu blog yazısını gördüğünde en azından bir tepki verir misin?(Çünkü ben kendi blogumu görüntüleyemiyorum)

25 Şubat 2011

Kim bu insanlar ve amaçları nedir?

Evet, bu blogu takip edenleri her zaman ciddi meselelerle meşgul edemediğimin farkındayım. Bir defa sözünün eri bir insan olamıyorum yaşam şartları nedeniye. Hatırlayanlar vardır, bundan önceki bir yazıda artık burada kurmaca metinlere de yer vereceğimi belirtmiştim. Bir başka yazıda daha önce tüm yazdıklarımın yalan olduğunu itiraf etmiştim. Farkettiğiniz gibi öyle heyecanlı şeyler de olmuyor hayatımda bahsedebileceğim.
Baktım blogu boşlamaya başlıyorum, hemen Ali Cengiz oyunlarına başladım. Bu blog yazısında insanın neredeyse içgüdüsü haline gelmiş olan merak ve gizem kavramlarına sarılayım, bunu da bir fotoğraf ve soruyla pekiştireyim istedim. Zaten bu noktada yaşımın gerektirdiği ciddiyetten de çok çok uzaklardayım.
Evet sevgili takipçiler, işte size sorum budur:
Kimdir bu insanlar, masum duruşlarının arkasında hangi şeytani amaçlar yatmaktadır?
Lütfen cevaplarınızı paylaşmaktan çekinmeyiniz. Arkadaş, eş dosta da gönderiniz, onlar da yanıtlama zevkinden mahrum kalmasınlar.
Elbette dünyada hiçbir sorunun tek cevabı yok ama alternatiflerden birini merak edenler için cumartesi, pazar, pazartesi, salı kumbaracı50'deyim ilk ağızdan cevap verebilirim.

23 Şubat 2011

Büyüyünce bir bebotist olmak isteyenler için...

Küçükken ne olmak istediğimi sorduklarında aklıma büyüyünce bir bebotist olmak isteyebileceğim gelmezdi. Şimdi de gelmiyor ama sanırım bir bebotist olmak üzereyim.
Bebotistin ne olduğunu anlatabilmem için bebot'un ne olduğunu açıklamam gerek:
Bebot, resimde görülen sevimli kişi, temsili karakterdir. Ona dokunduğunuzda harekete geçer ve gözlerini kapatarak şarkısını söyler, cıkardığı notanın frekansına göre sevimli bir şekilde öne eğilir ya da gövdesini dikleştirir.
Bir bebotist olma yolunda ilerlediğinizi nasıl anlarsınız?
Bebot sesi kulağınıza hoş gelmeye başladığında...
Eliniz her boş kaldığınızda bebota sarılmaya başladığınızı fark ettiğinizde...
Gecenin bir yarısı herkes uykudayken siz kulağınızda bir kulaklıkla bebot melodileri oluşturmayı tercih etmeye başladığınızda...
Liste uzatılabilir ve uzatılacaktır da, ilerleyen günlerde.

10 Şubat 2011

Gerçekler...

Kısa bir süre önce bu blog yazarlığı işine soyunmayı aklıma koyduğum sırada, burada asla kurmaca bir şeyler yazmama kararım vardı. Nedense blogun kurmaca için uygun bir yer olmadığını düşünüyordum, hâlâ da düşünüyorum.

Son bir kaç aydır içinde bulunduğum iş hengamesi beni herhangi bir şey yazmaktan gitgide alıkoymaya başladı. Blog bir yanda bekliyor, diğer yanda yazılmayı bekleyen bir kitap var, bir başka yanda twitter/facebook vs bin bir mecrada her gün tükenmez üretkenlikleriyle insanlar bir şeyler yazıyor ve paylaşıyor...Ben bekleşip duruyorum. Beklediğim de bir şey yok aslında. Hiçbir zaman kendini aşmaya çalışan, kendiyle mücadelesi olan insanlardan olamadığımdan, "demek buymuş, ne yapalım, geride en azından 4 kitap var, bu da kârdır" mantığıyla durumu idare ediyorum. Ediyorum etmesine ama bugün ne olduysa, artık ben de üretken bir kişilik özelliği geliştirmeye karar verdim, en azından bugünlük. O nedenle blog yazılarımın arasına kurmaca bir şeyler de sıkıştırma kararımı burada, siz takipçilerin huzurunda açıklıyorum.

Lafı fazla gevelemeyeyim ağzımda, tüm bu laf kalabalığı şu cümleyi burada yazma isteğimden ortaya çıktı aslında, sırf bu yüzden yani, başka bir nedeni yok. Kimseye gizli bir mesaj da vermiyorum. Sadece şu cümleyi bir blog sayfasında görmenin keyfini yaşamak istedim:

"Bugüne kadar yazdığım herşey yalandı, tek kelimesine bile inanma!"

7 Şubat 2011

Garip dünya halleri

Bizim nesil izlemeye çok alışık.
Önceleri çocuktuk, her gece televizyona çıkan bir adamı vardı, onu izledik, alıştık netekim.
Biraz büyüdük, savaş çıktı yanıbaşımızda, izledik.
Biraz daha büyüdük, biri bizi gözetledi severek izledik.
Interneti sevdik, sonra web kamerası icad olundu, chatroulette'te tanımadığımız kişileri izlemeye başladık (henüz karşılaşmamış olanlar aman dikkat).
Biraz daha büyüdüğümüzde aynı savaş bir daha çıktı, yanıbaşımızda, bu kez "aynı heyecanı vermedi" diye düşündük, yine de bir adamın idamını izledik.
Son günlerde devrim izliyoruz, içimiz kıpırdanıyor. Gıpta eden var, bizde olur muydu diye düşünen var, "bu devrim değil" diyen var...
İzemeye devam ediyoruz.
Garip dünya halleri sürüyor.

21 Ocak 2011

Gençlerle, edebiyat ve yazmak üzerine...

Bugün, geçen yıl olduğu gibi, Üsküdar Amerikan Lisesi lise hazırlık sınıfı öğrencilerinin konuğu oldum. İki yıldır ocak ayında edebiyat, yazmak, okumak, yaratıcı yazarlık üzerine konuşmak için bir araya geliyoruz.

Genellikle edebiyat ya da yazmak söz konusu olduğunda çoğu yetişkinde olduğu gibi gençlerde de yazmak eylemini yüceltme eğilimi var. Hadi tam olarak yüceltme denemese de yazmayı "ulaşılamaz" bir yere koyduklarını, onu olduğundan daha büyülü, tılsımlı bir kavram olarak gördüklerini düşünüyorum. Bunun en çarpıcı sonucu ise şu cümlede kendini gösteriyor "ben yazamam!" Benim yaptığım konuşma da tam olarak bunun aksine olan inancımı yansıtıyor, ana mesaj genellikle "herkes yazabilir" üzerine odaklanıyor: "Yeter ki yazmaktan keyif alın ve bunun için çalışmaya 'hemen' başlayın. Aksi takdirde 'bir gün yazacağım...' cümleleri sonundaki üç nokta gibi sonuçsuzluğa mahkum oluyor."

Yaratıcı olduğumu nasıl anlarım?
Değişik bakış açılarına sahip insanlarla konuşmak her zaman keyif verici ve şaşırtıcı. Nasıl olmasın ki? Şöyle bir soruyla insan her zaman karşılaşmıyor: "Ben yaratıcı olup olmadığımı nasıl anlayabilirim?" ya da "Madem her okuma aslında metni zihnimizde yeniden yazmaktır, bize testlerde 'yazar aslında burada ne anlatmak istiyor' diye sormalarını nasıl yorumluyorsunuz?" Diğer yanda, şöyle bir yorumu da her gün duyma şansınız yok: "Ben doğuştan yaratıcı olmadığımı düşünüyordum. Evet, söylediklerinizi bir deneyeceğim."

Sorulara ve yorumlara, salondaki edebiyat/türkçe öğretmenlerini kızdırmadan cevap vermeye çalışsam da bunu pek başaramamış olabilirim. Neyse ki konuşma sonrasında onlarla da sohbet etme şansımız oldu. Edebiyatı, müfredatın dayattığı "yazar, kullandığı temalar ve eserleri" kıskacından kurtarma yolları hakkında fikir alışverişinde bulunduk. Bunun büyük ihtimalle hiç kazanamayacağımız bir mücadele olduğunu bildiğimiz halde birbirimize yüreklendirici cümleler söyledik...

Hiçbir zaman kendimi ilham veren birisi olarak görmedim, bu tür toplantılarda ilgiyi sürekli ayakta tutmayı başarabilecek kadar iyi bir konuşmacı da değilim. Hele kendi öğrencilik günlerimde (sevdiğim ya da sevmediğim) herhangi bir şeyi mecbur olduğum için yapıyor olmanın bana verdiği sıkıntıyı düşündüğümde, gençler karşısında biraz da gergin olduğumu hissettim. Yine de, kalabalığın arasında yakaladığım bir iki meraklı bakış, bu keyifli günün benim için daha da iyi geçmesini sağlamaya yetti.

Belki de bu tür buluşmaları daha sık yapmak lazım. Kim bilir!

12 Ocak 2011

Yurtdışına açılım...

Kabul ediyorum, çok sık güncelleme yapan bir blog yazarı değilim. En azından niyet ettiğimden daha az yazdığımı söyleyebilirim. Arada sırada ziyaret edenler bilir, www.cemucan.com adresimdeki kişisel web sitemi kapatmış ve aynı adresi blog adresine yönlendirmiştim. 2010 Aralık ayının ortasına kadar işler gayet güzel ilerliyordu, takipçi sayımı 700'e çıkarma hedefim vardı (!).

Aralık ayı içinde, google'ın bazı IP'leri birdenbire Türkiye içinden erişilemez hale geldi. Tabii blogspot blog yazarları da bundan nasibini aldı. Çok sık güncelleme yapmayan bir yazar olarak da ben, bu durumun farkında olmadan, bir süre sadece yurtdışındaki ziyaretçilerin karşısındaymışım. Bir nevi yurtdışına açılım benimkisi... Bilseydim başka türlü davranır mıyıdım, o da ayrı bir mesele tabii ama genelde yurtdışına açılım iyidir. Neyse...

Sonuç, haftada bir yasaklanan IP adreslerinin değişmesi nedeniyle güvenilir bir hizmet almak mümkün değil. O nedenle www.cemucan.com adresini bir süre iptal ettim. Yani blog yazılarına cemucan.blogspot.com adresinden erişmek mümkün. Bu yıl, daha sık görüşmektir dileğim.

4 Ocak 2011

yeni yıl açılımları

İnsan, ister istemez, saçma olduğunu bilse de, yeni yıl düşüncelerine dalıyor (en azından benim için böyle bu). Bir bakıyorum bazı kararlar almışım, o kararları illa yılın son gününde almam gerekiyormuş gibi... İşin garip kısmı, iki gündür bazılarını uyguluyorum da. Garip! Nereye kadar gideceğini merak ediyorum doğrusu.
Size de (en azından zaman zaman) aynı şey oluyor mu? (Dikkat, belirsiz kitlelere seslenen blog yazarının sesidir!)

Bu arada: 7pf2p Konseri 6 Ocak gecesi Babylon'da! Gelenlerle görüşmek üzere.

30 Aralık 2010

Herkese tüm sevdikleriyle birlikte, mutlu, huzurlu ve sağlıklı zamanlar...

Evet, bu da bir yeni yıl kutlaması özünde. Yeni yıl dediğimiz şey, insanın kurduğu, aslında döngüsel doğa olaylarının sonucu olan bir sınıflandırma. Neyse, ağır konular hakkında yazmadığımı bu blogun sadık takipçileri biliyorlar.
Şu anki "ben"i en iyi ifade eden bir yıl sonu görseliyle...
Bu arada yeni yılın ilk konseri 6 Ocak gecesi Babylon'da... Gelenlerle görüşmek üzere.

16 Aralık 2010

7 Pink Floydlar ve 2 Prenses'ten yeni ses...

Evet, yine bir konser duyurum var. 24 Aralık Cuma gecesi Bronx-Pi Sahne'deyiz. Sahne saatimiz 23:00 civarları olur diye tahmin ediyorum. Gelenlerle orada görüşürüz.

Neyse... Bu yazının ana amacı bu duyuruyu yapmak değil. Belki bilenler vardır, 7pf2p olarak provalarımızı Çağlayan'daki stüdyomuzda yapıyoruz (daha önce bu sayfalarda (sayfa?) sırrımızı açıklamıştım, takipçiler hatırlayacaktır). Her yerde "Çağlayan'daki stüdyo..." falan diyoruz ama tabii stüdyo deyince akla ne geliyor bilmiyorum. Bu nedenle son provada bir iki fotoğraf çekeyim dedim.

İşte bizim stüdyo dediğimiz ve haftanın iki günü kendimizi kapattığımız yer, fotoğraftaki gibi bir yer çoğunlukla (Aslında çoğunlukla görüntüdekinden daha dağınık ve kirli). Kışları soğuk mu soğuk yazları ılık ve sıcak, duvarları çakma izolasyon malzemeleri ve 25 yıl önce odamın duvarlarında görmeye alıştığım posterleri taşıyan bir yer (her gelişimizde gürültüyle kaldırıp indirdiğimiz, kirli demir kepenkleri olan bir Çağlayan dükkânı ). Bundan bize ne diyenler olabilir. Doğrudur. Ben sadece bunları söylemek/yazmak istedim.
çeşitli afacanlıktaki grup insanları, yeni bir şarkının peşinde.
bu da, abimin Anlatya'dayken aldığı sonra da bana bıraktığı davul seti

15 Aralık 2010

Notos'ta soru-cevap: koşmak, yazmak, müzik...


Koşmak, yazmak ve müzik üzerine...
Evet farkındayım, biraz reklam kokan hareketler bunlar fakat yeni mecranın gücünden her blog yazarı gibi ben de yararlanmak isterim.

Şaka bir yana, Başlangıç Noktasına Geri Dön! çıktığından beri hakkında çıkan tek tük inceleme/değerlendirme yazılarından biri geçtiğimiz sayıda Notos tarafından yayımlandı. Aynı sayıda birkaç küçük soru-cevaptan oluşan röportaj da vardı. Biraz biçimsiz de olsa tarayıp buraya koydum. Orijinal hali için bknz. Notos'un bir önceki sayısı.












Aynı sayıda Behçet Çelik de Başlangıç Noktasına Geri Dön! hakkında yazmış. Bu da ilginç bir tesadüf olmalı, çünkü ilk kitabım Bambaşka Hayatlar hakkındaki ilk yazıyı da (dolayısıyla herhangi bir kitabım hakkındaki ilk yazı oluyor bu) Virgül dergisinde Behçet Çelik yazmıştı.


14 Aralık 2010

"Bu aralar nelerle uğraşıyorsun?" diye soranlara şöyle bir cevabım var...

İşte bu şekilde hayat...
Benzer haller içinde olanlar var mı?

10 Aralık 2010

altZine, Grizine, Futuristika!, Muhteviyat = fmag: içerik platformu...

2 aydır, Grizine'in yaşgünü kutlamaları çerçevesinde başlıkta adı geçen 4 dijital yayıncı bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. (fmag adı altında bir "içerik platformu" oluşturmuştuk, sadık takipçiler anımsayacaktır.) Amacımız, yayıncı olarak herbirimizin yaptığı işlerin yanında kollektif olarak/birleşik akılla neler yapabileceğimizin sınırlarını zorlamaktı.


f: Ulaş Olkun
Önce atölyeler yaptık. Her yayın, kendi kurguladığı yapıdaki atölyede interaktif/kollektif üretim arayışları peşine düştü (resimler, videolar ve ortaya çıkan işler bir süre sonra yayımlanacak, haberdar edeceğim). Daha sonra, 7 Aralık akşamı, bianet, birdirbir-express, muhteviyat, futuristika!, grizine ve Özgür Uçkan'la birlikte altZine'i temsilen benim de katıldığım bir açık oturum yaptık: "elalemin diline düşeceğine internet'e düş!" başlıklı açık oturumda dijital yayıncılık üzerine bir sürü laf ettik (Fotolar burada). Gecenin sonunda, bu tür eylemleri sık sık tekrarlama kararı aldık, iyi niyetlerle ayrıldık. (Internet üzerinden canlı yayımlanan açık oturumun kayıtları da bir süre sonra yayımlanacak.)

f: Ulaş Olkun 
Kendi adıma, bu eylemlerin faydasına inanmakla birlikte, bu tür oluşumların hem sayı olarak artması hem de nitelik olarak gelişme göstermesi ve desteklenmesi gerektiğini düşündüm süreç boyunca. Şişkin egoların etrafta olmadığı zamanlarda da ortaya yartıcı/farklı/keyifli işlerin çıkabileceğini göstermesi adına umut verici bir vaka oldu bu deneyim. (Grizine'in özverili çalışmaları için Papatya ve Saliha'ya ve diğer herkese teşekkürler.)

3 Aralık 2010

e.s.t.

bazen lafa gerek kalmıyor. esbjörn svensson'un öldüğü haberini aldığım günü anımsıyorum.

insan merak etmeden duramıyor, hele cevabını asla öğrenemeyeceğim bir soru olunca: müziklerinde başka nerelere uğrayacaklardı acaba? 

şu anda da Leucocyte albümünden "Leucocyte: IV. Ad Infinitum" çalıyor...

27 Kasım 2010

sahil... fırtına ve sekteye uğrayan spor yaşantısı

Bugün, haftalık (!) spor  ihtiyacını gidermek üzere Caddebostan sahile koşmaya indim.
Sahilde rüzgâra karşı koşmaya gayret ederken, dalgalardan kurtulmaya çalışan, dalgaların şiddetiyle yarılan asfalt koşu parkurunda açılan çukurların üzerinden atlayarak kendini korumaya çalışan bir avuç insana rastladım. Bu tür bir manzarayla geçen yıl da karşılaşmıştım, o zaman fotoğraf çekememiştim, bugüne kısmetmiş. İş/hayat temposunda zaten sekteye uğrayan spor/antrenman programına hava durumu da muhalefet etmiş oldu. Kısa, yorucu ve ıslak bir koşunun ardından eksik bir huzur duygusuyla eve geri döndüm.

Bu arada, tüm bu sporsuzluğa  rağmen (formsuzluğa, kondüsyonsuzluğa, antrenmansızlığa, hamlığa rağmen diye de okunmalı), haftaya Kurabiye Macera Yarışı'na sevgili Gökben Utkun'la (aka Gülben Abla) kurduğumuz "Kaygısızlar" adlı takımla katılacağız. Bisiklet, koşu yanında, ip geçişi, kano, haritayla yön bulma vb gibi daha önce hiçbir tercübem olmayan konuları da içeren bu yarışta neler olacağını gerçekten merak ediyorum.
Oradaki maceralarımızı ayrı bir blog yazısı olarak yazacağım. Şimdilik bu kadar sanırım! (bu da sonraki yazılarla ilgili beklenti yaratma taktiği: kurnaz blogcunun rehberi: 1 buçuk!)

21 Kasım 2010

altKitap Öykü Ödülü Duyurusudur

altKitap son 4 yıldır bir öykü ödülü düzenliyor, bilenler vardır mutlaka. altKitap'ın mütevazı duruşu nedeniyle belki de çok gündeme gelmedi bu ödül, fakat bazı şeylerin bilinmesinde yarar var (madem burada kitlelere sesleniyorum, kendime vazife çıkardım tatilin son günlerinde). altKitap'ın editörlüğünü yaptığım için gereksiz bir alçakgönüllülüğe de gerek yok sanırım, sadece sonuçlardan bahsetmek yeterli olacaktır zaten:
Son 4 yılda 500'ün üzerinde öykü, ödül için yarıştı. Zaman zaman Seçici Kurul sıralama yapmakta zorlandı. 
İlk yılın birincilik ödülü sahibi Feryal Tilmaç bildiğiniz gibi daha sonra Sait Faik Öykü Ödülü'nü de kazandı. 
İkinci ve dördüncü yılın birincileri (sırasıyla) Aylin Sökmen ve Hakan Tağmaç, ilk öykü kitaplarını yayımladılar. 
Üçüncü yılın birincisi Hande Ortaç Aksoy'un öykü kitabı ise hazırlık aşamasında. Dolayısıyla altKitap ve öykü ödülünün yaptığı/yapmaya çalıştığı şeyi bir kez daha vurgulamak lazım. Yazmak, yazdıklarını paylaşmak isteyenler için önemli bir platform altKitap. (Bir yerlerde birileri iyi bir şeyler yapıyor.) 
Bu yıl, biraz gecikmeyle de olsa 2010 altKitap öykü ödülü duyurusu yapıldı. Başvuruda bulunmak isteyenler için ödül şartnamesi burada. Geçmiş yıllarda yayımlanan öykü ödülü kitaplarına altKitap'tan ulaşabilirsiniz.
Öykü yazarlarına, yazar adaylarına duyurulur.

13 Kasım 2010

kurnaz blogcunun rehberi - 1

Bir başka bayram tatili ve yine İstanbul'dayım. Okunacak kitapların listesi hazır, koşarak ya da bisikletle katedilecek kilometreler hesaplandı, avare tatil günleriyle ilgili planlar yapıldı. Bakalım ne kadarını gerçekleşetireceğim bu defa.
Neyse bu blog yazısının amacı bunlardan bahsetmek değil. Hemen sadede geleyim:
2009 yılında altKitap'ta yayımlanan k a r e adlı öykü/illüstrasyon kitabını blogu takip eden bir avuç sadık okur/takipçi/ziyaretçi zaten biliyordur diye tahmin ediyorum. k a r e, sadece elektronik ortamda yayımlanan, kısa öykülerden oluşan bir kitap. Her öykü için, yanda da gördüğünüz taddaki illüstrasyonları Tuğçe Tosun çizdi. Barış Kıran kitabın genel tasarımını yaptı.
Ben de sağda solda gördüğüm tecrübeli blogculardan öğrendiğim bir numarayı burada affınıza sığınarak çekmek istedim: Evet, sosyal ağları reklama ve pazarlamaya alet ediyorum. Bunu açık ve seçik olarak yapıyorum.

İşte benim "kurnaz blogcunun rehberi -1" adlı yazım burada sona eriyor.
Herkese iyi tatiller.

11 Kasım 2010

mikro blog yazısı

web sayfasına elveda, blog'a tekrar merhaba... artık www.cemucan.com da buraya geliyor. (yedi yüz takipçiye az kaldı :)

8 Kasım 2010

fmag: içerik platformunda altZine Düş'lem atölyesi

Cumartesi günü fmag: içerik platformu atölyelerinin ikincisi altZine'indi. (fmag nedir vs için bakınız www.grizine.com/fmag)

Heyecanla hazırladığımız etkileşimli metin oluşturma çalışmalarını 3 ana kategoride gerçekleştirdik. 3 saat süren atölye sonunda (henüz metinleri okuma şansımız olmasa da) keyifli bir deneyim yaşadığımızı düşünüyorum. En azından ben eğlendim ve yaptığımız konuşmalardan çok şey öğrendim. Son dönemde, altZine yazarlarıyla  yaptığımız "yazar buluşması"ndan sonra bu atölyede de yazarlarla bir araya gelmek  keyifliydi.

Merak edenler için: eylemlerimiz sürecektir efendim. Bu nedenle, fmag: içerik platformunu takip ediniz! Sırada futuristika ve GriZine atölyeleri var. Sonrasında ise... bakalım, hep beraber göreceğiz.
altZine düş'lem atölyesinde Diyalogcular iş başında
Tasvirci ekip derin tartışmalar içinde
Çatır çatır çet de yapıldı.
kanıtı da burada: bu bir çettir.


diyalogcular yakaladı, tasvirciler kesti, kurgucular pişirdi.

konudan bağımsız bir şahıs: ben.

5 Kasım 2010

... bu arada konser var!

Evet, harala gürele de konser haberini atladım. Bu akşam İstanbul'da, Hayal Kahvesi Bistro'da "7 Pink Floydlar ve 2 Prenses" konseri var. Sahne saati 22:00. Bizden sonra da "Meat the Beetles" çıkacak. Güzel bir gece olacağa benziyor.
Yeni mekân, yeni şans!
Gelenlerle görüşmek üzere.

1 Kasım 2010

ve ülkemiz e-kitap gerçeğini keşfetti!

Evet, kendi çapımda ironi yapıyorum.
Evet, kendi çapımda isyan ediyorum.
Neden mi?

Efendim, gün geçmiyor ki ülkemizde bir e-kitap haberi çıkmasın:
- 2010 yılı e-kitap için bir dönüm noktası oldu!
- Ülkemizde ilk defa e-kitaplar satılmaya ve satın alınmaya başladı.
- Flaş flaş flaş, eserini sadece e-kitap olarak yayımlayan yazar!

El insaf!

Meselem bu yazıları yazanların şahsıyla değil elbette, yanlış anlaşılmasın. Meselem zihniyetle!

Bir kere, altKitap on yılı aşan bir süredir e-kitap yayımlıyor. Bilmeyenler için adresi burada: www.altkitap.com.

İkincisi, altKitap'ta sadece e-kitap biçiminde ve kurulduğu yıldan bu yana ücretsiz olarak sunulan e-kitaplar yer alıyor.

"Internet=beleş=kalitesiz" ya da "yayıncı bulamayanların tek adresi altKitap" diye düşünenler için (yoktur böyle şahıs, ama öznemiz insan her an her şey olabilir) yazarlar kısmına kısaca bir göz atınız. Başka da bir şey diyemeyeceğim.

Burada (psikolojik sınır olan) yedi yüz takipçiye ulaşmaya çalışan bir blog yazarı olarak kendimi herhangi bir şahıs ya da kurumla polemiğe girmemek için zor tutuyorum, ama bazı şeyleri daha kibarca söylemenin de bir yolunu bulamıyorum: Sayın bilirkişiler, her şeye muktedir şahsiyetler, basın bülteni yazıcıları, muhabir kardeşlerim, genel yayın yönetmenlerim... Bir şey yazmadan önce düşünelim. Bir şey illa ticari olduğu zaman değer kazanmaz (keşfedilmez olarak da okunabilir isteyen için), bunu da unutmayalım.

İroniyle başlayan, didaktik biçimde sonlanan bu blog yazısı aracılığıyla tüm altKitap yazar ve okurlarını da saygıyla selamlamayı borç bilirim.

26 Ekim 2010

sahne halleri -2

Galiba sahne halleri ikinci defa blogda yer alıyor.

Geçen çarşamba BronxPi Sahne'de 7pf2p konseri vardı. Blogu takip eden kalabalık kitlenin dikkatinden kaçmamıştır :) Gelemeyenler için kısaca bahsetmek gerekirse konser beklediğimden iyi geçti. Hafta ortası olmasına karşın enerjik ve kalabalık bir dinleyici vardı, eksik olmasınlar.

Mesele bu değil elbette. Bizim tarafta bazı endişeler vardı. 7 Pink Floydlar'ın genç üyesi Taha'yı (bak hâlâ gençsin Tahamastik) doktora için ABD'ye yolladıktan sonra 6pf2p olarak vereceğimiz ilk konserdi. Taha'nın gitarlarının önemli bir kısmını Tolga, kalanı Barış yüklenmişti. Vokal tarafında da özellikle Dark Side Of The Moon'da benim söylediğim şarkılar vardı. Nil İpek'in artık İzmir'de yaşıyor oluşu, konser günü doğrudan sound-check'e yetişmesi, beraber hiç prova yapma şansımızın olmayışı vs vs...

Tabii hepsi biraz bahane. "Sonuçta sahneye çıkıyorsun, bir şekilde çalıyorsun..." diyor insan kendi kendine, ama öyle de olmuyor. Bir yandan da oldukça yoğun geçen üç haftanın sonunda konseri nasıl tamamlayacağını da düşünüp duruyor. Çelişkili haller yani.

Neyse, bu da mesele değil. Esas mesele sahneye her zamanki gibi gruptan beş dakika kadar önce çıkıp yerimi aldığımda, her şeyin yine garip bir şekilde yok olup gitmesinde. Ne yorgunluk, ne iş yerinde ertesi sabah 8'de beni bekleyen sorunlar ne de yukarıda az önce bahsettiğim bahaneler. Sonrasında çalmaya başladığımızda (Shine On'la başladık bu konsere) bambaşka bir alem, bir öyküyü bitirme (ama gerçekten bitirme) anında kendimi içinde bulabileceği türden bir alem.

Gerçekten garip haller bu sahne halleri.

19 Ekim 2010

Sayın Hayri Gemici'den gelen blog yorumudur... (yorumsuzdur)

"Başlangıç Noktasına Geri Dön!" Ağustos ayında Doğan Kitap'tan çıkmıştı, blogu takip eden sevgili okurlardan hatırlayanlar olacaktır. Okurlar arasında, kitabın girişinde bir önsöz olduğunu da hatırlayanlar olacaktır. İşte, o önsözün yazarı Sayın Hayri Gemici'nin dünkü blog yazıma gönderdiği yorumu yorumsuz olarak aşağıda bulabilirsiniz.

"Sevgili Cem Bey,

Bu yazdığınız blog yazısı da (her ne demekse, blog yazısı... Hazır parantez açmışken şunu da söylemeden geçemeyeceğim,ciddiyeti olan bir sanatçı olduğunuzu açıklıkla gösteren internet sitenizi kapatıp yerine daha az ciddiyetsiz olan -yanlış anlamayın sizin şahsınıza demiyorum ciddiyetsiz diye, genel olarak bloglarla ilgili konuşuyorum- blog sayfası açmış olmanızı yadırgamış bulunuyorum)yeni ilginçliklerinizden sanırım (cümlenin başı bir yerde sonu bir yerde oldu ama, söz konusu bir bloga yazmak olunca daha az dikkat ediyor insan).

Kitaplarınızı daha önce hiç okumamış birisine hem de önsöz yazmak hakkında en ufak bir fikri bile olmayan birisine, yani bana, kitabınıza önsöz yazdırdığınızı düşününce, evet siz gariplikleri ve garip oyunları ile okurların gönlünde (okur olduktan sonra kaç tane olduğu fark eder mi azizim? -samimiyetimin kusuruna bakmayın- Sizi takip eden kişilere, 5 kişi bile olsa, haksızlık yapmış olmuyor musunuz? Şahsen ben sizin önsöz yazarınız olarak alındığımı söyleyebilirim) taht kurmuş olan ve kuracak bir şahsiyetsiniz.

Şunu söylemeden bitirmek istemiyorum, sizi eleştirir gibi konuştuğuma bakmayın sakın (eleştirdiğim noktaları inkar ediyor değilim o ayrı mesele). Yeniliklere açık bir okurum, bunu en iyi siz biliyorsunuz.Bu küçük yazı da yeniliklerinizi kabul edebildiğimin bir göstergesi.

Son olarak, blog sayfanızın başarılı bir şekilde devam etmesini ve size yeni okurlar kazandırmasını diliyorum...

Saygılarımla,
Hayri Gemici"

18 Ekim 2010

sırlar perdesine dönen blog...

Hafta sonu şöyle bir baktım son blog yazılarına. Şunun sırrı, bunun sırrı, işi iyice gizeme vermişim. Bu da yaptığım yanlışlardan biri! Dikkat etmek lazım. Hele etrafta iyi blog yazımıyla ilgili bir sürü yazı varken... Evet, bir sürü yardımsever blog kişisi, nasıl iyi blog yazılır, nasıl kitleler sürüklenir gibi öğütler veriyorlar. Her şey iyi, güzel hoş da, bir allahın kulu da iyi blog okuru nasıl olunur ondan bahsetmiyor. Yani herkes mükemmel blogları yazsın, yayımlasın, ama ortada iyi blog okurunun kim olduğu konusunda net bir açıklama olmasın! Bence olmaz.

Bence iyi bir blog okuru öncelikle okuduğu blog kişisini takip eder, bunu blog kişisine bildiren gerekli eylemleri yapar, gerekli yerlere tıklar (bu arada psikolojik sınır olan -yazıyla yedi yüz, sayıyla 700- takipçiden çok uzaktayım, bakınız bir önceki blog yazısı. Meraklısı için açkıklayayım, takipçi sayım 5'tir, an itibariyle). İyi blog okuru daha sonra da takip ettiği blog kişisiyle bir nevi diyaloga girer (tabii tam anlamıyla diyalog olarak tanımlanmayabilir bu ilişki), yani yazdıklarına ilgili-ilgisiz bir yorum yazar. Son olarak da takip ettiği blog kişisini kendi dahil olduğu sosyal ağlarda tavsiye eder ("şöyle şahane böyle şahane yazıları var bu kişinin" der ya da kısaca, herhangi bir yorum yapmadan üzerinde "paylaş" gibi kelimeler yazan linklere basma eylemini gerçekleştirir.

İşte, aslında kısa vadede benim "iyi blog okuru"ndan beklentim budur.

14 Ekim 2010

kitlelere malolmanın sırrı

Bu blog yazısında kitlelere malolmanın sırrının peşinden koşacağım. Nafile bir çaba, bilincindeyim durumun. Bir defa kendi adıyla, adısoyadı.blogspot.com adresinde blog yazmaya başlayan bir blog kişisiyim. Yanlış, tamamen yanlış! Bir başka yanlış: Bir önceki blog yazımızda belirttiğimiz gibi, bir blog personam yok. Acayip şeylerden de bahsetmiyorum burada, bir duruşum, felsefem yok. Gocunmuyorum. Sadece, galiba artık biraz kafayı değiştirmenin vakti geldi, geçiyor bile. Bu blog macerasından beklentim biraz da bu. Otuz yedi yıldır bir ciddiyet, bir havalar falan..! Ne oldu yani! Hiçbir şey! Eh madem! Bunun yanında bir de şunu istiyorum: acayip bir kitle oluşsun bu blog etrafında. Takipçiler falan, acayip bir şekilde artsınlar. (Henüz sayıyla 4, yazıyla dört kişi olduklarından onları burada ifşa edemiyorum bile.) Ama bekliyorum. Belirli bir sayıyı aşınca, örneğin yedi yüz kişi falan olunca, bir anda açacağım. Bir diğer beklentim de bu işte, yedi yüz psikolojik sınırını aşmak.

Evet, blog motivasyonum budur: kitlelere malolmanın sırrına ulaşma arzusu!

13 Ekim 2010

başarının sırrı

Madem web sitesinden bloga döndüm, hakkını da vermek lazım. Etrafa baktım, 2 çeşit blog yazarı var: İlk grup ağır takılan abiler/ablalardan oluşuyor. Ciddi konulardan söz ediliyor, kişisel detay verilmiyor, düzeyli fikirler çarpışıyor bu blog şahısları. Diğer taraftaysa kişiselin dibine kadar inen metinler/fotoğraflar/videolar paylaşılıyor. Özel hayatları ortasında yer alıyoruz. Gece uzun far yemiş kediler gibi bakakalıyoruz.

Ben de tabii ki bu işe geç dalan birisi olarak ortaya karışık bir yol izlemek durumundayım. Yani kendime ait bir "blog personam" yok. Bazen ciddi, bazen değil... Ortaya karışık!

Bu kapsamda ilk blog yazımı paylaşmak istiyorum dünyayla ve konu olarak da kendime "7pf2p'nin başarısının ardındaki güç" meselesini belirledim.

Ortada  bir başarı var mı bilemiyorum, 4 yıldır İzmir, Ankara ve İstanbul'da farklı mekanlarda konserler veriyoruz. Severek yaptığımız bir iş, yoksa 4 yıl, haftada 2 gün Çağlayan'da bir depoya kapanıp müzik yapmak, bunu disiplinli bir şekilde sürdürmek pek kolay değil. Evet, haftanın iki günü, Çağlayan'daki depo/stüdyomuzda prova yapıyoruz. Peki bunun başarıyla ne ilgisi var, çok ilgisi var:

Açıklıyorum!

7pf2p'nin başarısının arkasında Fasulistan yatıyor. Yani Çağlayan'ın kurufasulye cumhuriyeti. Evet! İşte bu da bir fasulistan fasulyesi fotoğrafı ve onu taçlandıran bol yağlı pilav (üzerinde 3 adet fasulye tanesiyle...)
Lezzetli, sıcak, her daim kaliteli... Buyrun, başarımızın sırrını da açıkladık.

20 Ekim'de konserde görüşmek üzere.

12 Ekim 2010

7pf2p 20 Ekim'de BronxPi Sahne'de


20 Ekim Çarşamba, BronxPi Sahne: 22:30
Uzun bir aradan sonra 7pf2p yeniden sahnede...

Taha'nın PhD için Nashville yollarını tutmasının ardından vereceğimiz ilk konserde yeni görev dağılımıyla sahnedeyiz.



Tüm Pink Floyd severleri bekleriz.

11 Ekim 2010

Blog insanı olma çabası başarılı olacak mı?

Evet, kendime bu soruyu soruyorum bir süredir. Web sitemde yaşadığımı teknik sorunlar nedeniyle hazır bir platformu kullanmak fikrine alışmaya çalışıyorum. Bir süre blog yazarlığını deneyimledikten sonra web sitesi adresimi de buraya yönlendirmeyi düşünüyorum.

Bunca yıldır internet, web teknolojileri, yazmak vs ile uğraştıktan sonra "blog" meselesinde karar kılmak da ayrı bir ironi taşıyor sanırım içinde.

Neyse, başladım bir şekilde, ve göreceğiz.

Web sitesinden bloga geri dönüş

Evet, bir web sitem vardı. Çeşitli teknik sorunlar sonrasında yaklaşım bir yıl önce başladığımı ve başladığım yerde de bıraktığım blogspot sayfasına geri döndüm. Başladığım yerden devam etmek üzere...

Bakalım neler olacak, merak içinde bekliyorum.

Edgar Allan Poe

tales

Alan Parsons Project'in "Tales of Mystery&Imagination: Edgar Allan Poe" adını taşıyan konsept albümünü ortaokul yıllarında dinlemiştim ilk defa. Yani Poe'nun edebiyatıyla tanışmadan önce, bu edebiyatın müzikle olan etkileşimiyle karşılaşmıştım. 1987 yılına kadar, sanırım sadece Kızıl Ölümün Maskesi'ni, o da resimli bir versiyonuydu, okumuştum. O günden hatırladığım tüyler ürpertici bir dehşet hikâyesiydi sadece.

Albümdeki şarkılara adını veren öyküleri okumam ise daha sonra gerçekleşti. Daha sonra okumaya başladığım öyküleri ve sonunda bir edebiyat kuramcısı olarak öykü türüne yaptığı katkılarla Poe benim için farklı bir yaratıcı insan konumunu aldı. Bir çok yerde "korku/dedektif" öyküleri yazarı olarak nitelendirilen Poe aslında bu ifadelerle sınırlandırılamayacak kadar değişik/farklı/çok yönlü bir edebiyatçı. Bir çok öyküsünde, kurmaca ve gerçeklik arasındaki geçişkenlik üzerine durması, ölüm ve yaşam arasında gidip gelen karakterleri bir tesadüften ibaret değil. Metinlerinde, kurguda "etki birliği"nin defalarca altını çizen Poe, bu birliğe ulaşmak için kurduğu dünyalarda ele aldığı konuları son derece bilinçli ve titiz bir biçimde işler. Edebiyatın, kurgunun neredeyse matematiksel bir yapı ihtiva ettiğini iddia ederek (ve aslında bunu kuramsal metinlerinde ortaya koyarak) edebiyatın üzerindeki mistik/büyülü havayı aralar. Üzerine söylenecek yazılabilecek çok şey var aslında, ve sanırım burada başka Poe yazılarına yer verme şansım olacak.

Bu arada, uzun bir süredir tüm öykülerine sadece İthaki Yayınları'ndan okuyabildiğimiz Poe, Dost Yayınevi'nden, Hasan Fehmi Nemli'nin çevirisiyle türkçede.

Neden?

İnsanlar genellikle maraton koşuyorum dediğimde iki tür tepki veriyorlar:

1) Anlamsızca yüzüme bakmak

2) Neden koştuğumu sormak

İlk grup, genellikle maraton kelimesini daha önce duymuş fakat ne olduğu (ya da kaç kilometre olduğu) konusunda pek fikri olmayan kimselerden oluşuyor. 42 km 195 metrelik bir koşudan söz ettiğimi anladıklarındaysa genellikle ikinci gruptaki insanların yanında yerlerini alıyorlar: Neden koşuyorsun?

Bunun cevabını vermek pek kolay değil. Benzer soruları yazmak söz konusu olduğunda da dile getirmek mümkün aslında. Neden yazıyorsun? Neden öykü yazıyorsun?

Elbette bu sorulara çeşitli cevaplar vermek mümkün.

En kısa cevap: koşmak, yazmak hoşuma gidiyor.

Başlangıç Noktasına Geri Dön hakkında-1

Başlangıç Noktasına Ger Dön! kitapçı raflarında görülmeye başlanmış :)

"Kitabım, kitabım..." diye söz ederken aslında kitabın bazı gizli (ama tanıdık) kahramanları var. Kısa da olsa onlardan bahsetmek gerek:

Barış Kıran, tüm kitaplarımda olduğu gibi kapak tasarımını yaptı.

Rüçhan Ziya, kapak fotoğrafını çekti.

Tuğçe Tosun, k a r e'de olduğu gibi bu kitapta güzel illüstrasyonlarıyla öykülerin farklı anlamlar yüklenmesini sağladı...

Barış, Rüçhan, Tuğçe hepinize teşekkürler!

Teşekkürler

Başlangıç Noktasına Geri Dön! kitapçı raflarında görülmeye başladığından beri arayan, soran, kitap hakkında taze yorumlarını esirgemeyen herkese teşekkürler.

Başlangıç Noktasına Geri Dön! Facebook ve Web'de...

Başlangıç Noktasına Geri Dön! facebook sayfası ve web sitesi yayında.

Facebook_-_Balang_Noktasna_Geri_Dn_1281730135643

Kitap hakkında bir şeyler merak eden ya da bir şeyler yazmak, paylaşmak isteyen okur/yazarlara duyurulur...

Facebook için >>>

Web sitesi için >>>

Uzun mesafe koşucusunun yalnızlığı




Bir maraton daha geride kaldı.

Daha önceki tecrübelerime göre oldukça zorlayıcı oldu. Hedeflediğim zamanın neredeyse 20-25 dakika gerisinde 4 saat 45 dakikada tamamlayabildim.

Maratonun fiziksel olmanın yanı sıra zihinsel bir mücadele olduğunun farkındaydım. Farkında olmak, her zamanki gibi anlamaya yeterli olmasa gerek. Daha doğrusu bu iki temel etkeni birbirinden ayrıştırmak hiç de kolay değil. Zihinsel olarak hazır olmadığım için mi nefesim kesiliyor (daha 12. km'de hem de) yoksa fiziksel olarak kendimi yorgun hissettiğim için mi bu yarışın zor geçeceğini düşünüyorum (daha 12. km'de hem de)? Zaten insanın 4 saat 45 dakika boyunca önünde alması gereken bir yol olduğunda zihninden sürekli farklı düşünceler geçiyor. (Yağan yağmurun, sırılsıklam olmanın tüm bunlarla bir ilgisi var mı gerçekten bilemiyorum; bu defa da sağanak yağmurda bir maraton koştuyorum.)

Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı

Yarışa katılan dört bin civarında insanın önemli bir kısmı (sanırım üç bini) 15 km koşuyor ve Eyüp'e gelmeden yollarımız onlarla ayrılıyor. Geriye kalan bin kişinin de temposu farklılaştığı için bir süre sonra etraf tenhalaşmaya, sokaklar sessizleşmeye başlıyor. Arada bir arkamdan gelen bir koşucunun soluklarını hissedebiliyorum, çoğunlukla da kendi nefesimi ve hiç durmadan zihnimde yankılanan sesimle başbaşayım.

Yağmur ve terden sırılsıklam olmama rağmen son 18 hafta boyunca yaptığım antrenmanlar aklıma geldikçe zihinsel olarak ayakta kalmaya çalışıyorum. Özellikle 30. kilometreden sonra vücuttaki tüm enerji depoları tükendiğinde (sporcuların "duvara çarpmak" dedikleri etki bu) maratonun ne demek olduğu anlaşılıyor. Bu daha çok zihinsel bir mücadele halini alıyor, çünkü öyle ya da böyle ağrı, acı, kramplar peşinizi bırakmayacak. Önemli olan onlara aldırmamak.

Benim "duvara toslamam" tahminimden (ve antrenmanlardaki tecrübelerimden) çok daha erken oluyor. 28. kilometrede ilk yürüyüş molamı alıyorum, zaten ondan sonra da işlerin yolunda gitmeyeceği ortaya çıkıyor. Tam 14 kilometre sürecek bir sabır, inat ve mücadele zamanı beni bekliyor.

Marillion

Bir şekilde bunun başıma geleceğini hissetmiş olmalıyım. Normal şartlarda Emre, Tolga ve Hakan'la başladığımız yarışı onlarla bitirmek gibi bir planım vardı ama Emre ve Tolga geride kalıyor (Emre'nin maraton hikâyesi benzer duyguları kendine has cümlelerle anlatıyor), Hakan ise ilerleyecek gücü bularak beni geride bırakıyor. Dediğimi gibi, hissetmiş olmalıyım. O kilometreye kadar taşıdığım mp3 çalar yardıma koşuyor. Yürümeye karar verdiğim ilk anda çalan ilk şarkı Sweet Child O Mine: Guns&Roses. Şarkı bitene kadar koşmaya karar veriyorum. Nefesimi bir türlü düzene sokamıyorum. Ardından gelen şarkıyı bilmiyorum, bir yenisi... Onu da bilmiyorum. Böyle olmayacağına karar veriyorum. Yürüme molamda Marillion'un tüm albümlerini rastgele çalacak şekilde bir ayarlama yapıyorum. Sanırım kötünün iyisi burada başlıyor.

Bildiğim şarkılar, her biri beynimin bir kıvrımında, anı olarak yer etmiş şarkılar, fiziksel olarak tükenen vücudumu ayakta tutmamı sağlıyorlar. O sırada çalmayacak olanlar: Iron Maiden'dan "Loneliness of a Long Distance Runner" ve Rush'tan "Marathon" da elbette zihnimde, çağrıştırdıkları anılarla birlikte beliriyor. (Bir de tabii, yol boyunca seyrek de olsa, vatandaşlarını desteklemek için dizilmiş Kanadalı, Fransız, İngiliz turist gruplarının tezahüratlarını da unutmamak gerek. Ben ve benim gibi tükenmiş olduğunu bildikleri herkesi en azından kısa bir süre cesaretlendirip koşturabilmek için alkış tutuyor, tef çalıyor, düdük öttürüyorlar. Onların bu ince desteklerine yanıt verebilmek için önlerinde koşmaya başlıyorum, deli gibi alkışlıyorlar). Bir ara, "bu şarkıdan sonra Torch Song çalsa keşke diyorum". İnanılmaz bir şey oluyor ve Clutching at Straws albümünden Torch Song başlıyor. Gerçekten inanılmaz bir şey! 18 haftalık yorucu antrenmanlar, o antrenmanlara karşın beklediğim kadar rahat geçmeyen bir koşunun sonlarında, zihinsel çöküş de gözyaşlarıyla geliyor. Kendimi tutamıyorum, hem gülüyorum, hem ağlıyorum hem de kalan son 2 kilometrenin nasıl geçeceğini düşünüyorum. Sürekli saatimi kontrol ediyorum. Son 6 kilometreyi tamamen yürüme temposunda geçtiğimi görüyorum.

Müzik bir kez daha hayatımdaki yerini bana anımsatıyor.

Gülhane Parkı ve son 800 metre

Gülhane Parkı'na giren koşucular, yarışın sonuna gelmenin verdiği güçle son 800 metrede koşturmaya başlıyorlar. Benim koşmaya hiç niyetim yok, zaten bunu yapabilecek kadar kaslarıma hükmedemiyorum. Hayatımda hiç kramp girmeyen bölgelerimde kasılmalar var. Hatta yürüyebileceğimden bile şüphe ediyorum son 800 metreyi. Neyse ki Selçuk, geçen yılki gibi Bitiş noktasına yakın bekliyor. "Koşabilir misin diyor?" "Yeteri kadar koştum diyorum". Sonra diğer Adım Adım sporcuları alkışlıyorlar, ben de onları alkışlıyorum. Bitime en yakın noktada da Tevhide ve Büşra'yla el sıkışıyoruz. Yarışı bitirdiğim anda başıma neler gelebileceğini kestirmeye çalışıyorum.

Bir yerlere oturup yatmak, dinlenmek, uyumak istiyorum. Aklıma Tolga'yla yaptığımız konuşma geliyor. Her maraton sonrası "bir daha bunu yapmayacağım" diye verilen sözlere karşılık "buna maratonun hemen sonrası değil başka zaman karar verelim" deyişimizi düşünüyorum. Zor da olsa gülümsüyorum. Gerçekten de bugün verilebilecek bir karar olmadığını düşünüyorum.

Benim 4 saat 45 dakikalık yarışım böyle tamamlanıyor.

10 Ekim 2010

Antalya'dan Ankara'ya...



f: Gülben Abla, ben, Selçuk "Mengene" Koçum. Yarışın ilk kilometreleri

Önce Antalya Maratonu'nda 21 km koşu ardından Ankara Dib Sahne'de konser! Yorucu bir hafta geride kaldı ve etkileri yeni yeni ortaya çıkıyor.

7 Mart 2010 günü Antalya Maratonu'nda 170 Adım Adım Koşucusuyla beraber koştuk. Bu yıl, ilköğrenim çapındaki çocukların TEGV'in Mardin Midyat'taki Öğrenim Birimi'nden bir yıl boyunca ücretsiz olarak yararlanabilmelerine destek olmak amacıyla koştum. 21 km'lik yarı maraton yarışını rahat bir tempoda 1:59:53'lük dereceyle tamamladım. Antalya'nın öğle sıcağına rağmen güzel bir koşu oldu. Bugün itibariyle 50'ye yakın bağışçıdan 8.000 TL civarında kaynağın TEGV'e aktarılmasına aracılık etmiş oldum. Tüm Adım Adım koşucularıyla birlikte Türkiye'de yeni bir rekorun da sahibi olduk. Bu yıl 3 Sivil Toplum Kuruluşu için toplam 200.000 TL'ye yakın bağış topladık. Antalya Maratonu'yla birlikte Adım Adım Oluşumu'nun (www.adimadim.org) son 3 yılda STKlara aktardığı kaynak 650.000 TL'yi aştı. Bu rakam, Adım Adım'ı kurarken hayal ettiğimiz bir rakamdı ve buna ulaştığımız için çok mutluyuz. Bizimle birlikte bu oluşuma inanan koşuculara ve bağışçılara çok çok teşekkürler.

Maraton sonrası, yorgunluğu atamadan haftasonu tekrar yollara düştüm. 7pf2p konseri için Ankara yolu her zamanki gibi eğlenceli geçti. Bu kez Bolu Dağı'na tırmanarak şahane yemekler yeme şansına sahip olduk. Yolculuğa sabahın erken saatlerinde başladık ve Ankara'ya daha önceki yolculuklara göre kısa sürede vardık. İstanbul'da unuttuğumuzu fark ettiğimiz klavye krizi dışında her şey yolunda gitti ve ses mühendisimiz Görkem sayesinde daha önce elde edemediğimiz kalitede bir ses elde ettik. Kısacası konser öncesi ve sırasında keyifler yerindeydi. Gece yarısı 12'de çıktığımız sahneden indiğimizde saat 03:45'i gösteriyordu. Tabii ki geleneksel olarak mekân kapanana kadar orada kaldık ve yine her konser sonrası olduğu gibi "Purple Rain"i bağırarak söyledik. Gecenin sürprizi ise otelimizin hemen yanındaki börekçide sabah 05:30 sıralarında yediğimiz böreklerin yanında gelen sıcak, ballı süt oldu.



Sonuçta Antalya'nın yorgunluğunu bağış kampanyasından gelen güzel haberler alırken Ankara konserinin yorgunluğunu da keyifli bir konser ve sonrasındaki lezzetli yemekler aldı. Bir sonraki konseri sabırsızlıkla bekliyoruz. Bakalım neler olacak!